18 Nisan 2008 Cuma

Yarına Sözlerim Olsun




O zulm-ü kararından dönme ki
Dünya acısına gark et ki
Doluluğum aşsın semayı
Cehennemde payidar ağaçların kalsın.

Sen zehret/kahret ki
Yazacak cümlelerim
Yaşayacak kederlerim
Üşüyecek zemherilerim olsun.

Sen ek tarlama çılgın garezini.
Toplayacak menevişli hüzünlerim
Edilecek azılı yeminlerim
Susayacak derin köklerim olsun.

Yıldız küre aksettirse maziyi
Şu acı varolduğundan beri
Kayıp çıkar nice şahlanan tutkular.
O zaman ki zehredene/kahredene
Sualsiz/emsalsiz bir nispet vakti.

Haydi katlet/yoket gözümdeki değerini.
Sil bakalım beyaz mühürlü vaadlerini.
Şimdi öldür, yaşatma şu arsız sevgimi.
Ay’ı ikiye böldürenden
Çarmıhtakini göğe yükseltenden
Zindandakini taht’a getirenden
Aman dilemeye yüzüm/özüm olsun.

Reyhan Yonat




15 Şubat 2008 Cuma

BEDEL


Bir kısım insanlar vardır ki
Boynu ipte asılıyken
Çeksen de sehpasını
Elleri sevdiği o ellerden ayrıyken
Gözleri sonsuzluk için bağlıyken
Vermez duygularından bir taviz.
Bulamazsın onda ne bir leke, ne bir iz.
Çünkü onun hikâyesi tertemiz.
İşte sevdanın özü böyle bembeyaz
Acısını içinde saklar, asla duyurmaz.


Sanırsın ki her aşk böyledir.
Sanırsın da yanılırsın.
Yanılgılarında acıtılırsın.
Sonra o izbe aşklardan uzaklaşır,
Kendince arınırsın.

Zor ki öyle zor, taştan bir kalbe umut ekmek,
Ekipte biçeceğini umup, ömrünce beklemek.

Bir kısım insanlar vardır ki
Dönüşü olmayanı beklerken
Bedelini böylesine ağır öderken
Sus pus olmuş kederini içine gömmüşken
Gözleri bir daha asla
Sevdiği o gözleri göremeyecekken,
Bırakır okyanuslara umutlarını,
Azat eder hayallerini.

Bir kısım aşklar ve insanlar vardır ki,
Bulamazsın içinde bir leke, ne de bir iz.
Çünkü onların hayalleri, düşleri tertemiz.

Reyhan Yonat


05 Şubat 2008 Salı

Mavi Olsun Bu Gece


Bal olur gözlerin
Tadından yenmez bakışların
Sonra bir rüzgar üfürür zamana
Toplayıp gider hayalini...
Ellerimde bir de bakmışsın ki
Pespaye bir yalnızlık...

Çınlatır göğü kahır naraları.
Acımdan yayılır evrene
Eskimeyen ayrılık nakaratları.

Saydım günleri
Ezildim zulmünde
Yalnızlık sanırdım derdimi
Yokluğunmuş oysa.
Ah yokluğun!
Yok eden imtiyazlı hayalleri
Kimsesizliğime gömen
Salaş kederleri.

Mavi olsun bu gece
Sevi yazsın tek hece
Gömülsün düşlerime.
Kapısız, anahtarsız
Çık gel, hoş gel

Siman yetsin
Güneşin eksikliğine.
Nefesin yayılsın
Oksijen yerine.

Yeter mi
Korkularımdan bir parça çığlığı azaltmaya.
Sindirir mi
Peşimdeki sensizlik paranoyasını.
Aldatır mı
Bu kaçıncı dediğim yanılgıyı.

Mavi olsun bu gece
Aşk yazsın yüreğinde
Gömülsün hücrelerine
Bir ben, yalnız ben
Kanıksasın ömrünü.

İkliminde yaşayıp
Zorluğunda büyüyeyim.

Çilende yoğrulup,
Belleğinde serpileyim.
Azadı ol hazlarımın
Öfkende arınıp
Nazarında yenileneyim.

Mavi olsun bu gece
Aşk olsun tek hece
Dağılsın perde perde
İksiri işlesin eni konu
Yetsin bir ömür boyu
Onun sarhoşluğu..
.




Reyhan Yonat

28 Ocak 2008 Pazartesi

Hayaline Tutkunum Ben


Sensizliğe mi vurgunum ben?
Varlığınla yokluğunu ölçemezken
Hayaline mi tutkunum ben?
Gözlerini delice özlerken
Hasretinle parçalandım, neden?

Tutamazsın ellerimi
Bakamazsın gözlerime.
Yokluğuna sarılırım, neden?
Zaman geçiyor, ömür tükeniyor
Sözler bitiyor, ayrılıklar eskiyor.

Koşup gel şimdi, hemen şimdi
Eskisi gibi bak yine gözlerime.
Hüsranın armağanı doğsun yüreğime
Meltemlerde uçup gitsin ayrılıklar,
Bizden çok öteye, uzaklaşsın ebediyete.
Tekrarsız olsun bu kez kavuşmalar.
Acıtmasın canımızı mesafeler, duraklar.


Esaretine mi tutuldum ben?
Sensizlikte yaşayan bir ölüyken,
Saklı kalmış dilimde hasretin çığlığı
Mutlu olduğunu bilince huzurluyum ben.
Aşkımıza mı aşığım ben?
Varlığınla yokluğunu birleştirmişken,
Hasretine vurulmuşum ben.


Reyhan Yonat

14 Ocak 2008 Pazartesi

Ağlamıyorum Yokluğunda


Ağlamıyorum bak yokluğunda
Güçlü duruyorum herşeyin karşısında
Bir yudum hasret mi değiştirecek bizi?
Umutsuzluğa teslim olmadan
Çare arıyorum yollarımıza.
Hayallerin eskizleriyle
Cennet bahçelerine dalıyorum.
Kurşuni duygulardan uzaklaşıp
Aşka yıldızlardan ulaşıyorum.
Ağlamıyorum bak yokluğunda
Geçici hüzünlere tebessüm ediyorum.
Sonra düşlerimde
Meleklere rastlıyorum
Yüzüne eş saflıkta
Güzel çehreli melekler...
Avuçlarımdan serçeler uçuşuyor
Sonra onlardan
Sana bin selam gönderiyorum.
Bilesin ki artık
Yokluğunda düşmüyorum
Korktuğum o boşluğa
Taşıyorum ağır yükümüzü
Karartmıyorum gökyüzümüzü
Ağlatmıyorum melekleri
İncinmiyorum yokluğunda.
Acıyı reddedince yüreğim
Hayalini sarıyor benliğim.
Umuda adımlarımda
İçimdeki sevinç sensin.
Gözyaşlarımı mutluluğa eriştiren
Yaşama sebebim,
Huzurum yine sensin.
Ağlamıyorum yokluğunda
Biliyorum ki daima
Yanımdasın... Benimlesin...


Reyhan Yonat

07 Ocak 2008 Pazartesi

Seviyorum Sevgini


korkuyorum yarınlardan
korkuyorum herşeyden.
senin çocuk gülüşlerinde
ümitvar gözlerinde
yüreğim hakir kalacak.
güç yettiremeyecek.
düşlerinin büyülü çağıltılarında
benim acı dolu kalbim
kaybolacak, yolunu şaşıracak
adım atmaya
takatı kalmayacak gibi...
düştü kalbimin her bir maskesi
kalmadı gururdan eser.
kaldım aşka tutsak
kaldım gözlerinde...
yandım yüreğinde...
yarınlara bu aşk
kim bilir nasıl çıkacak...
seviyorum sevgini.
canımı yakan sözlerini
koymuyorum bir kenara.
bırak
aşk acıtacaksa acıtsın
bırak
acı kanatacaksa kanatsın.
onlar da olmasa,
adı aşk olmaz ki.
senin çocuk gülüşlerinden
deniz gözlerinden
bambaşka görünüyor dünya...
bırak
aşk kanatacaksa kanatsın
dünya seninle güzel.
kalbinle hayat
daha da çok özel...
Reyhan Yonat

20 Aralık 2007 Perşembe

Sevgi

Kırılgandı sevgi
Bir bebek teni kadar hassas
Ak saçlı nene sesi gibi yumuşak
Ve bir annenin ninnisindeki
O tatlı nağme kadar sıcaktı.
Bu duyguya hiç doymayan
Aç gözlü bir devdi.
Aslında naif bir histi sevgi.
Uçurum kenarlarında
Yaşayamayacak kadar korkak,
Dört duvara sığmayacak kadar
Kalabalıktı sevgi.
Kederi unutan bir Alzheimer,
Mutlulukla beslenen bir damar
Ve o damarın yakıtıydı sevgi,
Su gibi.
Yaşamla ölüm arasındaki
İnce çizgide
Çizginin üzerinde
Tam üzerinde
Yaşardı sevgi.






30 Kasım 2007 Cuma

YİTİK

bir yitiğimmişsin meğer
en özenilesi sevgilere
yaklaşıp yaklaşıp uzaklaştığımda
her defasında kayıplarıma ulaştığım.
en zor hasretimmişsin meğer
güç bela savaştığım acılarda
ellerimdeki kelepçeleri kırdığımda
güneş diye ışığına sarıldığım...






bir yitiğimmişsin meğer
gençliğimin aynasında
hakir sevgiler.
yorgun yüzümde
çala kalem hezimetler.
asi yazlarda kalan
çocukluğuma serzenişler...
düşlerimde kaybettiğimmişsin meğer
siluetini o sisli hatıralarda
derin özlemlerle izlediğim.




bir yitiğimmişsin meğer
çöl çöl gezip aradığım
bulduğumu sandığımda ise
kayıplarıma ulaştığım
bir yitiğimmişsin meğer.




Reyhan Yonat

20 Kasım 2007 Salı

Hatıralarımız Olmalı

Hatıralarımız olmalı seninle
Sadece tebessümlere varmakla kalmayan
Yaşamanın ongun tadına uzanan
Gururdan soyutlanmış
Hatıralarımız olmalı seninle
Bizi biz yapan
Konuşmalarımız olmalı
İlelebet kalacak sözlerimiz
Bizden sonra da yaşayacak gerçeklerimiz
Aşka yakışan sebeplerimiz
Onurumuz olmalı seninle
Hatıralara eklenmiş her saniye.
Yüzümüz olmalı gitmeye
Bize yakışan ölüme.


Reyhan Yonat

16 Kasım 2007 Cuma

Bekliyorum


Düşer ruhum
Ufuktaki gemilerin ardına
Tutunur yalnız halatların
Issız ve sonsuz ucuna
Sen misin bana haram?
Sen misin bu kuyularda
İçine düştüğüm dipsiz karanlık?
Peşimdeki bitmeyen buruk yalnızlık!
Düşüyorum.
Korkuyorum.
Yaşamıyorum!
Sana aidim. Sen yoksun.
Gözlerini
Denizin renginde
Bulup bulup yitiriyorum.

Şakaklarımda
Gözyaşlarımdan çizgiler
Her soluğumda
Sana ait cümleler
Çıra kokusu kadar keskin
Asırlık ağaç gibi yetkin
Ezici bir hasreti
Kuşandım bekliyorum.


Reyhan Yonat


30 Ekim 2007 Salı

Sana Varıyor Yollarım



sana varıyor yollarım

kaybolduğum düşlerimin her çıkmazında

şimşekler çakarken sığındığım duraklarda
adını heceliyorum.

sana düşkünlüğüm

bir tuzak gibi

çepeçevre kaplamış ruhumu

boğazımda düğüm düğüm yokluğun

bir bıçak gibi

keser yüreğimi tam ortadan ikiye böler

bir tarafında hasrete aşinalığım,

diğer tarafında sancılı bekleyişlerim ve umutlarım

geleceğin o günün hayali

süslemiş yalnızlığımın etrafını

ay rengi duvak takmış geceler

siyaha inat

beyaz incileri bezemiş karanlığa

düşlerim düşlerine, gözlerim gözlerine

yüreğim yüreğine karışmışken

özlemenin ahengine, hasretin sefaletine

gidişlerin dönüşlerine alışmışken

kalbim burada işte, tam duygularının karşısında

ruhum ruhuna

ölesiye vurgunken

seni seviyorum;

güç oldu ama

onur veriyor söylemek.




Reyhan Yonat



28 Ekim 2007 Pazar

Gitmezsin Değil mi?

denizle yosunun karışımı

bakışlarının rengi

o denizde kaybolup gitsem

ve her seferinde sen

yüreğime umut serpsen

benim içim yanarken

sen de yanarsın değil mi?

her gözyaşım için.

o zaman hiç

gitmezsin değil mi?


yaşat beni

o dalgaların coşkun göğsünde

seni üzen

mavi korkularımın sınırsızlığı mı

kucağımdaki yıllanmış acılar mı?

boş ver

geçti gitti hepsi.

nasılsa

sonsuzluğun birleştiği

o ortak noktada aşk

bekliyor bizi.


düşünme

ben ağlarım diye

ağlamak baş tacım

sen hep yanımdaysan

acılara aşk diye sarılırım.

gitmezsin o zor zamanda değil mi?

bunu yapmazsın.

topladım yığdım senin için

sevgiye ait her şeyi

şimdi artık buldum

yıldızların anahtarını

sundum kalbine.


yine de

gitmezsin değil mi?

kalıp ülkemde

o yıldızları serpersin üzerime

serpersin değil mi?



Reyhan Yonat

25 Ekim 2007 Perşembe

Hasret

Canımı yakıyor şu soğuk hasret
Boynumu büküyor senden yoksunluğum.
Yaşamak değil bu; sefil bir yalnızlık.
Yenik düşmek bu; özlemlere alışkanlık.
Aşkın da bir hiddeti varmış ama
Sensizlik çekilmez bir belaysa
Uzaklığın aklı karıştıran bir muammaysa,
Ve hayattan büsbütün kopmaksa,
Nasıl çözerim bu kördüğümü bir başıma?
Adının geçtiği her cümleyi
Nefesin farz ediyorsam,
Lal olup susan kalbime
Nasıl anlatırım yokluğunu?
Kanımı donduruyor biçare geceler.
Sensizken seninle olmayı
Kendime ezberlettiğim saatler.
Ve bir dolu hüzünlere kilitlenmiş
Zalim özlemekler.

Reyhan Yonat

19 Ekim 2007 Cuma

Yüzyıllardır Bekliyorum


Bin hengâme içinde
Yaşamak adına
Ümit çiziyorum
Hayat tuvaline.

Yüzyıllardır tutsak yaşamış gibiyim.
Hiçbir aşk boy vermedi, vermiyor.
Gözyaşıyla beslendiğini sandığım
Bahar gelmiş dağlarımda
Hiçbir şey yeşermiyor.
Çıkıp gitmek var mı bu oyunda?
Vazgeçmek, yaralandım diye.

Yüzyıllardır boşa yaşamış gibiyim.
Güvercin azat eder gibi
Bin tutam sevgiyi
Saçtım avuçlarımdan uçuruma.
Ne kaldıysa yaşadıklarımdan.

Yüzyıllardır hep başkaları için yaşamış gibiyim.
Köprüleri kurmuşum hep bir boşluğa.
Niteliksiz, değersiz duyguları değerli bilmişim
Ve onlara kalbimi bağlamışım boşu boşuna.
Düğüm olmuş boğazımda kelimeler, konuşamamışım.
Lakin seçilmiş bir damla sevgiyi
Büyüsün, okyanus olsun diye
Saklamışım yıllarca,

Kendimden bile, köşe bucak.

Yüzyıllardır beklediğime değdi ya
Artık geçen günler anlamsız
Okyanuslar ümidi köprü yaptı nasılsa
Taşıdı sevgiyi, taşıdı aşkı,
Kendiliğinden ulaştı ya.

Bin hengâme içinde
Sevgi adına
Aşk işliyorum
Kalp dokusuna.

Reyhan Yonat

17 Ekim 2007 Çarşamba

Yüzeysellikten Derinliğe Bir Adım -1-



İnsan ruhu sonsuzluğu yaşamak için programlanmıştır. Her ne kadar gözle görünür olmasa da aslında gözümüzün önündeki her örnekte mesela günlük rutin yaşayışımızdan bile anlayabiliriz bunu. Sanki hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşarız her ânımızı. Sanki ömür hiç bitmeyecekmiş gibi tüm intizamımızı bu duruma göre ayarlarız.
İnsan ruhu sonsuzluğu yaşamaya göre programlanmıştır. Bizde kayıtlı olan bu arzu aslında Yüce Yaratıcının fıtratımıza katmış olduğu ve mutlaka farkına varmamız gereken bir şifredir: Ebediyet hissi. Bu hissi keşfetmek şöyle dursun, her an yaşıyoruz fakat yanlış taraflara aksettirdiğimizden dolayı çoğunlukla boş ve değersiz istekler, arzular denizinde tüketip gidiyoruz. Sonsuzluk arzumuz bizi gerçek ebediyete yani ölümün ötesindeki sonsuz hayata yönlendireceğine, bu geçici dünyadaki özellikle maddesel sahiplenmelere tutsak etmiştir benliğimizi. Doyumsuz kişiliklerimiz ve boş ruhumuzla hayatın en başından ölümün vuku bulduğu âna kadar bata çıka ilerliyoruz sonsuzluğu derinden içimizde hissetsek bile.
İnsan ruhu ebedi hayatı yaşamak için programlandıysa, ölümün niçin bir son olarak algılandığı daha da karmaşık bir soru. Ölüm bir sınavın bitişi ve ebedi hayatın başlangıcı olarak görülmezse, çelişkili hayat yolculuğundan nasıl bir verim alınabilir ki? Maddesel değerlere düşkünlük ve bağlılık bir insanı nereye kadar vardırabilir ya da bunun bir son noktası var mıdır? Sahip olunanlar bir gün insanın elinden yok olup gidecekse ya da geçici olarak (ölüme kadar) kişinin olacaksa bunun bir anlamı olamaz. Ebedi hayatını düşünmeden yaşayan birinin durumu şu örneğe benzer: Bir kişi tüm vaktini, emeğini kendisine bir krallık kurmak için harcıyor. Duygusal ve düşünsel hiçbir fikri yaşamına katmadan sadece bu maddesel ideali için çalışıp çabalıyor. Ömrünün sonuna doğru o emeline ulaşıyor. Ölüm zamanı yaklaştığında, emeline sahip olmak şöyle dursun, onu ancak kiralayabildiğini ve ona asla sahip olamadığını anlıyor. Çünkü çok kısa bir süre sonra tüm ömrünü harcadığı bu emelinden vazgeçmek zorunda kalacaktır. Tüm gücünü ve ömrünü verdiği bu sonucun bir anda değersizleştiğini, o ana kadar yaptıklarının bir hiçe dönüştüğünü geç de olsa kabullenmek zorunda kalıyor. Elinde işe yarar bir şey kalmadığını gördüğünde ise hayatın sadece bu doğrultudaki ideallerden ibaret olmadığının farkına varıyor. Bu örnek sadece maddesel arzular için değil aynı zamanda duygusal ya da farklı çoğul ideolojik yaklaşımlar için de geçerlidir.
İnsanoğlu sonsuzluğu yaşamaya göre programlanmıştır. Fakat hep ön plana geçen günü ve en yakın yarını daha güzel yaşama endişesi yüzünden ebediyetin arzuları ihmal edilmektedir. Bu ihmalin etkisizleştirilmesi çok ta zor olmamakla beraber, taklitçiliği ve özentiyi bir yana bırakıp, geçici arzuları bertaraf ederek sonsuzluğa aç olan ruhu biraz olsun rahatlatabilmek bir çıkış yolu olabilir. Çünkü insan, etrafındakileri değil kendi ruhunu huzur ve vicdan ile ilişkilendirebildiği zaman, çevresine kendisinin her açıdan mükemmel olduğunu ifade edebilme zorunluluğunu bir kenara attığı ya da bunu kanıtlama çabasından vazgeçtiği zaman, ebediyete dair planlarını şeffaf olarak rahatlıkla yapabilir, uygulamaya başlayabilir.
Günlük hayatımızı nasıl programlayıp, emekliliğe kadar bu intizamı gösterebiliyorsak, fani geleceğimizi bir nevi güvence altına almak için çabalıyorsak, aynı şekilde sonsuzluğu nasıl yaşayabileceğimizi de bir ideal olarak görüp, planlayabiliriz. Ölümün bir bitiş olarak görülmesi, gelecek hayallerini bıçak gibi kesen bir kanıdır. İlk önce o noktadaki yanılsamaları giderip, kendimize ona göre bir plan hazırlamalıyız.



15 Ekim 2007 Pazartesi

Yüzeysellikten Derinliğe Bir Adım -2-



İnsanoğlu sonsuzluğu yaşamaya göre programlanmıştır. Yoksa şu anda sonu gelmez sınırsız arzularımıza sahip olabilir miydik? Olamazdık. O sınırsızlıklar, şu kısacık ömre nasıl sığabilir ki? İstekler ve dilekler asla tükenmez. Sayılar nasıl sonsuzluğa programlanmışsa, insan ruhu ve bedenindeki bütün hücreleri, hücreleri oluşturan şifreleriyle birlikte sonsuzluğu yaşamaya göre programlanmıştır. Derinden sonsuzluğu yaşama arzusunu hisseden herkes bu duyguyu aslında çok iyi tanır. Dünya hayatının bitişi olan ölümü düşündüğünde sonsuzluğa olan arzusu bir parça perdelenmiş gibi görünür; fakat hala içinde engelleyemediği, uykularında bile sonsuzluğu dilediği bir arzuyla yaşar her daim. Yüce Yaratıcımızın bize verdiği fakat insan aklının algılayamayacağı kadar derin olan ebediyet duygusunu her gün yaşamaktayız aslında ayet misali. Nasıl? Sonsuz arzularımız, tükenmeyen isteklerimiz, ulaşmaya çalıştığımız ideallerimiz, ulaştığımızda, bizi tatmin etmediğini anladığımızda yenilerine ulaşmak için sıraya koyduğumuz, sayısı katlanarak artmış olan diğer ideallerimiz… Bunun bir sınırı yoktur. Kesinlikle bir yerde son bulmaz.
Hayat doyumunu tamamlayamamış bir insandan bahsedecek olursak; şifrelenmiş bedenin sınav bitimi yaklaştığında, ruh ulaşamadığı ya da en yüksek seviyeyi yakalayamamış olmanın huzursuzluğundan yorgun düştüğünde aslında bir yerlerde hata yapmış olduğunu anlar. Artık heves ve idealler için yapılacak çok fazla bir şey ve uğraşıp vakit harcayacak kadar zamanı da kalmamıştır. Üstelik kişinin ebediyette huzurlu olacağına dair bir kanıt yoktur. En azından bunu sağlayabilmek için ömrü içerisinde yaşam programı dâhilinde kalbini ve ruhunu teselli edecek vicdani bir çalışma yapmaya, emek harcamaya vakti olmamıştır. O vakti hep en son plana ittiğinden, ebediyet kaygısına sıra gelmemiştir. Kendi çıkarlarının sadece günlük mutluluklarla paralel olmasından dolayı hali hazırda bir “ebedi yaşam” programı belirleyememiştir. Kişinin özellikle ruhu ve iç dünyası bu günlük kaygılardan çok yara almakla beraber, onu tatmin edici bir hayata da ulaşamadığı duygusu kendisini hissettirmektedir. Neden? Çünkü yaptığı her şey sadece ortalama altmış yıllık bir ömür içindi. Uygulamaya koyduğu hayat planı ancak o kadarlık bir yaşayışa cevap veriyordu. Hâlbuki ebediyeti de programı dâhiline alsaydı onun için her şey çok daha karlı ve mantıklı olacaktı.
Yukarıda çizilen bu basit portrede bir pişmanlık sonucu çıkartılırsa da her şey için çok geç değil sonucuna da ulaşabiliriz. Çünkü yaşam daha sonlanmadı. Ömür saati hala ilerlemekte. En azından bir plan her şeyi değiştirebilir. Sonsuz arzular maddesellikten uzaklaşıp, ebediyete doğru ilerleyebilir. Bu da kişiye çok farklı bir görüş açısı sağlayabilir ve İnsan ruhu için çok daha yararlı aynı zamanda hikmetli bir başlangıç olabilir.
İnsan ruhu “sonsuzluğu yaşamaya” programlanmıştır. Biz ne yapsak da ne hissetsek de o sonsuzluğu bir an için bile olsa içimizden atamayız. Bu istek bizim ruhumuza katılmıştır. Fıtratımız ebediyete alıştırılıp, oluşturulmuştur.
Ruhların dünyadan önce yaratıldığı gerçeğini anımsarsak; ebedi hayat, insanın doğumuyla devam eder. Dünyadaki sınavı kazanabilmek adına yapacağımız, belirleyeceğimiz programın tek kitabı da Kuran-ı Kerim’dir. İçerisinde hayat sınavının mükemmel bir başarıya nasıl dönüşeceğinin ipuçları, bazen de cevapları; ayrıca ebedi hayatımızda bizi bekleyen güzelliklerin tarifi Yüce Allah tarafından kesin ve net olarak bildirilmiştir. İnşallah bu sınavı kazanıp, ebediyete mutlu olarak devam edenlerden, başaranlardan oluruz.

Reyhan Yonat

08 Ekim 2007 Pazartesi

Sevgiler Büyüttüm İçimde

Ne sevgiler büyüttüm içimde
Toprağı susuzluktan çatlamış
Çiğli anemonlar yağmur beklese de
Hislerin sırça barınakları
Depremlere alışmış olsa da.
Kaç duvarı sair belalardan
Yıkılmış olsa da
Azametli sevgiler büyüttüm içimde.
Hasta ruhlardan ırak, siyah beyaz gecelerde.
Buruk tadı kedere varan yarı zamanlı sevinçlerde.
Senin aşk dediğin nedir ki,
Dediğin alacakaranlık vakitlerde.
Sessizce ama övünçlü gazellerde.
Zafere eş sevgiler büyüttüm içimde
Kaynağından ümit doğan kuyulardan
İnanmazlıktan gelip, sonunda da
Ağırlığından ürktüğün aşklardan, korkularından
Vahimleşen, ücralarda kalan duygularından
Sentezleyip, karşı yönüne geçip hayatın
Nice sevgiler büyüttüm içimde.

Reyhan Yonat



07 Ekim 2007 Pazar

Kayıplar ve Odaklar


Kırdım ne varsa duyuyor musun?
Açmasın çiçekler artık, kendi ellerimle söktüm
Giderken yalnız değildim,
Bitmiş yanım da benimleydi…
Sen duymadın ki, hiç yoktun zaten.
Ağlamışlığımı,
Hatta korkmuşluğumu
Sen hiç hissetmedin…
Yaktım ne varsa anlıyor musun?
Üzeri sürgülü kapıları
Açtım birer birer.
Ve söktüm bağını gözlerimin.
Bulutlar dolduysa
Sütliman gökyüzü
Başlamışsa sancılanmaya
Engelleyebilir misin o doğuşu?
Şimdi
O kasvetin hesabı
Kalır mı hiç yarınlara?
Boynu ipte artık
Zulmü benimsemiş yalnızlığının.
Kanı çekilmiş damarlarının.
Oysa ummanlar kadar
Yüklü ve derindi
Adını hazmedemediğin
İsmini heceleyemediğin
Hiçbir zaman öğrenemediğin
Katıksız bulduğun sevgi…
İşte taşıyamadığın bu gerçekle
Çetrefilli vukuatlarınla birlikte
Zaman acımasızca
Ezdi geçti seni…
Reyhan Yonat

03 Ekim 2007 Çarşamba

Rüya


Hani sevda

Hak edilirdi ya;

Boynuna geçirilmiş

Acı halkalarından

Kurtulmaktı ya.

Geçmişin intikamlarını

Ardında bırakıp gitmekti ya.

Yaşayamadığın gerçek aşkı

Katman katman

Yalanların içinden bulup

Çıkartmaktı ya.

İşte o sevdayı

Gördüm ben rüyamda...

Uyanmamak için bu düşten

Gücüm yettiğince

Dua ediyorum...

Reyhan Yonat

01 Ekim 2007 Pazartesi

Sen


Hüzne adanmış yağmurlarda

Koşup yakalayamadığım

Damlalarımsın sen benim.

Kelimelerin yetersiz kaldığı

Dudaklarımdan dökülmeyen

Sır gibi içimde gizlediğim

O iki kelimemsin benim

Sesini duyuşlarımda

Yüzleştiğim korkularımla

Elvedalara hazırlandığım

Aciz esirinim ben senin.
Reyhan Yonat

29 Eylül 2007 Cumartesi

Yaşıyorum


Çığrından çıkıyor duygular; muazzam bir sele kapılıp giderken bu aşkın ortasında ben ve kalbim, adı konulmamış kaygıların ruhuma sarmalanmış o fırtınasını dinliyoruz. Güç iş gerçekten kalıpların ardındaki bir düş deryasında engin dalgalara karşı mücadele etmek. Devam edebilmek yola. Kavrayabilmek duyguları ve hükmedebilmek ruhunu baştan başa kaplamış aşk yetisine. Keşke sevda baş edilebilir olsa. Keşke kalp sızısına mahal vermeden, aşk kendisini her gün yeniden doğurabilse. Katlanarak an be an artsa.
Sen düşerken yüreğime mutluluk gözyaşlarıyla birlikte, şebnemler misali örtüyorsun ruhumu. Yağmur gibi yeniliyorsun ömrümü. Sen gülerken, ben acıyı ve korkaklığı tümden dışlıyorum dünyamdan. Alıp atıyorum içimde hüzne dair ne varsa; yok edip bir adım daha yaklaşıyorum abidevi yüreğinin güzelliklerine.
Hafızamda yer etmiş bulanık mutluluk tablolarının ne değeri var ki artık? Yeni bir okyanus dalgası gibi silip geçti sevginin güzelliği, o yarım yarım tebessümlere sahip tüm kayıtları. Artçı sarsıntılarla geçmiş günler, şimdi tertemiz bir şelalenin verdiği dinginliğe bıraktı yerini. Toprağın soğuğuna alışmak kadar zor iken yaşamak, şimdi bir çift göz ile kalakaldı öylece, cennetin içinde ilelebet yaşamak istercesine.
Güç iş gerçekten solgun bir kalple hayata güzel bakmak. Sevgiyi işlenmiş sedefler gibi hayata yaymak. Aşkı matem olmaktan çıkarıp, kalbi mutluluğa boyamak. Sen mahkum etmiyorsun yüreğimi. Sen korkutmuyorsun beni. Sen, açtığın cennet kapılarını, huzur meşaleleriyle ışıklandırırken gözümün gördüğü her yeri, ben gizemli hislerin ölümsüzlüğüne aşık, çoktan bağlandım yüreğine.
Yaşıyorum mesafelerin uzaklığına rağmen. Yaşıyorum vuslatla özdeşleştirmediğim ama gücünü oradan aldığım büyük bir ümit ile. Özel bir sevgiyi, özen verilmiş bir aşkı, kıyılmayacak kadar muhteşem bir yüreği, yaşıyorum ruhumun derinliklerinde ve damarlarımda dolaşan kanın değdiği her noktada. Yaşıyorum.

24 Eylül 2007 Pazartesi

O Gelmez


Çok çetin duruyor hasretin çehresi.

Bir kez işledi mi yüreğine

sevdanın umarsız haresi

Geçmez acısı sen istemesen de.

Sarar benliğini meczup korkular.

Düşer ellerine onsuzluğun kasveti.

Yılarsın özlemekten, bıkarsın ama

Terketmez özlem ne yapsan da seni.

İlacı olmayan dertleri sahiplenir yüreğin.

Hiç acımadan kanatır ayrılık gözlerini.

Yoksunluğun olur sevginin bedeli.

Düşlerinde beklersin gelecek o diye.

Ama o gelemez sevgini hissetse bile.

Kalbin çile buzullarında soğurken


Aciz ömrün infilaka hazırken

Ümitsiz bekleyişler sükuta ermişken,

Sen ölümü bir düğün sanmışken


O gelemez, herşeyi çok iyi bilse bile.


Reyhan Yonat

22 Eylül 2007 Cumartesi

Özendiğim Kalbe


Ruhundaki güzel tat

Gözbebeklerinden damlayan ışık,

Cesur ihtirasların,

Limanıma aşkı köprüleyen

Sorgularımın dönüşsüz kasırgası oldu.

Şimşek çakınca, kükrerdi yalnızlık,

Kanardı o ağır yara.

Senin krizantem rengi

Ümit yağmurlarından önce.

Tutsaktı her bir zaferim.

Hastaydı kurtuluşun her bir hücresi.

Senin derin bakışlarının

Yankısında kaybolmadan önce.

Büsbütün karanlık rüyalar

Geçit vermezdi ebediyetin şehrine.

Tecrit edilmiş batık gemiler gibi

Sevgi eksiliyordu günden güne.

Yok denilmişti bu derdin panzehiri.

Sor şimdi herkese.

Sor ne değişti bende diye.

Hislerime düşen çiğ damlaları gibi,

Sezgilerime saçılmış sihir tanecikleri gibi,

Gözlerinin okyanus rengi yağdı yüreğime.


Reyhan YONAT

20 Eylül 2007 Perşembe

sabah Ve yıldızları


İzini sürüyorum yalnızlığın
Pamuk dokunuşlu meltemin ardında.
Kapılıyorum özgür martıların
Akıl çelen çığlıklarına.
Sürüklüyorum ruhumla kalbimi
İnci mercan, yosun tutmuş kayalıklara.
Şimdi yıldızlar çekiyor kahrımı
Yakamozlardan anlıyorum
Beni duyduklarını.
Kapılarını aralıyorum yalnızlığın
Birer birer...
Ay yüzüyor ılıman sularda
Sessizliğe doyuyor gün doğumu.
Kızıla boyanıyor karanlığın çırpınışları.
Kilitlerini kırıyorum yalnızlığın.
Tükenmeden varıyorum sonuçlarıma.
Vazgeçmeden ulaştım ümidin durağına.
Şimdi hayat tuttu ellerimden.
Puslu seherin tebessümünden anlıyorum
Hesapsız, kayıtsız
Hep yanımda olduğunu.


Reyhan YONAT

19 Eylül 2007 Çarşamba

Müptelayım


Canım yansa da
Ürksem de şu hayatın sürprizlerinden
Zorluğa aşina olsam da
sevgiye aşka
Ve mutluluğa müptelayım.
Çünkü neden?
Vardır hayatın tutunacağın yanları
Vardır özlemlerinin bir eşi.
Canım yansa da
Acıyla yoğrulsam da
Bazen de nedensiz
Hıçkırıklara boğulsam da
Ben aşka müptelayım
sevgiye müptelayım
mutluluğa karışmaya
Gülmeye alışkınım.
Canım yansa da
Düşsem de ümitsizliğe ara sıra
O duygular benim kurlarımdır hayata.
Hayat canımı yakmasa
Anlayamazdım bilemezdim.
sevgi ne kadar güzel
Aşk ne kadar asil
Ve mutluluk ne kadar yakın…
Reyhan Yonat

15 Eylül 2007 Cumartesi

umut Sana Çok Yakışıyor

umut sana çok yakışıyor.
Senin özünde var her an bu duyguyu
Yaşatma isteği.
umut sana çok yakışıyor.
Ölüm düşmüş gözlerime.
Sağanak olup taştı yüreğimde kederler.
Seni bilmem ama benim vaktim geldi.
umudum tükendi.
Karlar yağdı yüreğime.
Senin için kırmıştım kilitlerini yüreğimin.
Senin için gelmiştim son kez.
Bak, duyuyor musun ayrılığın zalim ayak sesini?
Duyuyor musun şimdi ölüme eş hasretin,
Yaraları kabuk bağlamamış hikâyemizin acı feryadını?
Gömdüm her şeyi.
Gömdüm zavallı mezarlığıma.
Silip süpürmez mi şimdi her şeyi ayrılık rüzgârı?
Yok etmez mi tüm yaşanmış hatıraları?
umut sana çok yakışıyor.
Ama bende kalmadı, tükendi.
Vazgeçtiğim bir masaldan
Hiçbir anı taşımıyorum kalbimde.
Aşka dair sözüm kalmadı.
Aşka sebepsiz bir yenilgi verdim.
Kabul etti yüreğim her şeyi.
Şimdi yenilginin buruk acısını,
Kaybetmenin sızısını,
Ağrıyan ve boş vermiş kalbimle birlikte,
Yaşıyorum âcizane.
Ne bir intikama ihtiyacım var,
Ne de teselli verici bir söze, unutmak için.
Hiçbir şeye gerek kalmadı.
Unuttum.
umut beni terk etmiş olsa da.

Reyhan Yonat
15.10.2004

10 Eylül 2007 Pazartesi

Mecburum


Sonbaharda ağlamaya mecburum.

Bu mevsimde can yakar duygular.

Hatıralarla durulur bezgin savaşlar.

Sonbaharda acıya mecburum.

Şarkıları kalp merkezinde özümsüyorum.

Ruhuma girift odalar ekliyorum.

Sonbaharda hüzne mecburum.

Benliğimden alınmış her şeyi

Yüreğimde kanatılmış her bir zerreyi

Sonbaharda unutmaya mecburum.
Reyhan Yonat

07 Eylül 2007 Cuma

Güz Belirtileri

Yalnızlık sefalettir, hüzün perişanlık. Ölümün soğuk karelerinden seçeceğin bir ayak izi, peşini bırakmaz seni uzun bir zaman. Kaybolmuşluğunun içinde saklanıp dururken acılarından, geçmiş sızıların sirenleriyle uyanırsın her kâbusundan. Duygularının ezik ve küskün hışmına sarılıp, onunla devam edersin fütursuz iç yolculuğuna. Karmaşık hislerin dolanır boynuna, ipi hazırlanmış mahkûmlar gibi, bekler seni gözlerinin baktığı her son noktada.
Vesselam, gerçeklerin rutinidir hayat; bittiği yerden, bitirdiği yerden yeniden başlar bilmeden yaşamanın hükümranlığı.

05 Eylül 2007 Çarşamba

Yumma Gözlerini


Hadi hayat, aç gözlerini! Şimdi ayakta kalma vaktidir; sakın bitirme ümitlerini. Başın dimdik, alnın ak, tamamla şu yolculuğu. Hadi hayat, n’olur aç gözlerini! Şimdi ölme vakti değil, güçlü olma vakti; yumma gözlerini. Ver ellerini. Çaresizlik kader değil, durdurma kalbini. Damarlarında hisset inancını; yorgunluğunu aş; durma yenile hücrelerini. Haydi hayat, aç gözlerini! Ne olur silkelen, unut sevgisizliği. Şimdi sevme vaktidir, çoğalt sevinçleri, yık tezatları, bekle doğacak yeni günleri… Yumma gözlerini… Ver ellerini…

02 Eylül 2007 Pazar

Uçurum Kenarları


Önce bir yağmur sesi duyuldu inceden. Sonra keskinleşen tınılar gök gürültüsüne karıştı. Ellerimde bir avuç acı; ama artık çoğalmıyordu. Bir parça karanlık ışığı boğuyordu. Buğulu camın ardında hoyrat bir rüzgâr, yalnızlıkla yarışıyordu. Kulağımda hüzünlü şarkıların yoldaşlığı, düşüncelerime eşlik ediyordu. Yorgunluğum acıdan mıydı; acılarım mı yorulmuştu?
Yankılanan her yıldırım sesinde coşarken hayat, melekler kalp lekelerini silermişçesine, eritiyordu korkuları ve ürpertileri. Kasavet sessizliğe gömülüp giderken, ardında yas tutan ümitleri bırakmıştı. Ve ümit, ellerini tan yerinden ayırarak, ışığını güneşe yansıtarak, usul usul oradan uzaklaştı. Güneşse karanlıktan hikmeti devralıp, insanlara o gün bir şans daha taşımak için ışığını yaydı da yaydı.

22 Ağustos 2007 Çarşamba

Girdap


Bir çöküş devrinde savrulup giderken anılar
Bir son elveda ile biterken masum rüyalar
Dönüşü olmayan bir yola girdik.
Yalvarışlarımın aksi sedasını duyarken yarınlarda
Artık affedilmeyen bir çizgi oldun hayatımda.
Daha dün sevgiyle sarılırken umutlarımıza
Hayatta huzurdan başka ne bekledik?
Hayat ne acı; yaşamak ne kadar elem dolu.
Yağarken üstümüze keder yağmurları
Nasıl bitirdik, nasıl tükettik?
Nasıl söndürdük o ışıkları?
Bir yalan, bir riya içinde
Kaybolup giden aşk yanılgısında
Ararken umudu gözlerinde,
Gitmeden önce
Hayallerimi bıraktım ben ellerinde.
Titreyen mum alevi gibi yaşarken
O sonsuz sandığımız aşkı
Gerçeğin ta kendisi olsaydı
Söner miydi böyle bir rüzgârda?
Bu kadar kırılgan bir sevda
Yaşar mıydı sonsuza dek?
Gözümün önünden geçerken hatıralar,
Silinmekte aslında büyük bir hırsla.
Değerini yitirmiş hayaller boş fanusta
Elimizde ne kaldı ki ümit edelim?
Kırılan kalplerin soğuğunda
Bu korkunç ayazdan ne bekleyelim?

Reyhan YONAT

Sonsuzluğa Dair


Hergün baharı yaşıyorum
Gönlüm gönlümdeyken.
Tadacağım mutluluğun hesabını
Soracak biri değilsin sen.
Yeşerttin ya şimdi yeniden
Kurumuş dallarımı.
Onları tekrar kurutacak biri
Değilsin sen.
Karınca kararınca
Değil senin sevgin,
Çünkü hissettirdiğin
Yoğunca ve tonlarca.
Sınırsızlık için çıktık
Biz bu yolculuğa,
Ümidi yerleştiriyoruz
Hem bu dünyamıza,
Hem ebedi hayatımıza.
Olumsuzluk nedir diye
Sorduğumda sana
Kalp kırıklığı,
Huzur noksanlığı,
Dedin ya bana,
Herşeyim senindir artık,
Ruhumu iç, kana kana…

Reyhan YONAT

Mutluluk


Mutluluk seni çağırdığında
İki elin kanda da olsa
Acıya sırtını döneceksin
Çaresi yok gideceksin…
Sevgiye hasret kaldığında
Bomboş ve yalnız hayatında
Yolculuk olmalı oralara
Dönüşü yok, gideceksin.
Aldattılarsa zayıf kalbini,
İçtilerse umutlarını hayal tacirleri,
Yokettilerse seni, duygu katilleri
Ümidin var, gideceksin…
Yılma sakın çok ağlasanda,
İçindeki aşka sarıl korktuğunda.
Mucize peşindedir her nasılsa
Cennete yaklaşmışsındır mutlaka.
Seni Yaratan adildir; inanıyorsun ya,
Kucaklar mutluluklar seni, sabrının sonunda,
Emin ol O’na, varacaksın.
Reyhan Yonat

Küçüğüm

Onulmaz yara yoktur küçüğüm,
Kesindir hesapta bu hüküm.
Doğru yaşamaktan bıkma usanma
Gözyaşlarını kendinden saklama.

Şu fani dünyada benim gördüğüm
Umutsuz hayat tam bir kördüğüm.
Sabret; güven yalnızca Allah’a
Güneş doğacaktır mutlaka bir ilkbaharda.

Dönülmez yol yoktur küçüğüm.
Herşey bitmez gelse bile ölüm
Şu fani hayatta benim çözdüğüm,
Kul köle olmamaktır asla, hiçbir insana.

Reyhan Yonat

13 Temmuz 2007 Cuma

yıldız yağmuru


bir dolunay gecesinde

yıldızsız gökyüzünde

gezgin ruhum

düşler ırmağında

yenilerken kendini

sen çıka geldin

elinde

bir valiz dolusu yıldız,

serptin üzerime

ben kaldım öylece

yıldız yağmuruna tutuldu gönlüm

sen karşımda

yüreğin karşımda

gözlerimiz tek bir noktada

haydi sevgili

dağıt ümitlerini

dağıt etrafa

yanılsanmış

kaskatı şu ömrü

sen

sen kat aşka

haydi sevgili

tertemiz sevgini

dağıt ömrüme

dağıt kalbime.
Reyhan Yonat

07 Temmuz 2007 Cumartesi

Nereye kadar?


Sayılamayacak kadar
Çok
Endişe ve korkularımdan
Biriktirdiğim hezeyanlarım var.
Ne gidişleri, ne dönüşleri
Sorgulayamayacak kadar
Çileli
Yorgun yüreğim.
Her ayrılıkta
Tut ki öldüm.
Son durak neresidir?
Her toparlanışta
Tut ki sevdim.
Sevginin azizliği
Kurtarır mı hayatı?
Kanayan yarayı
Durdurabilir mi?
Ömür kısa.
Vakit dar.
Yarınlar meçhul.
Kayboluşlar.
Yıkımlar.
Sonsuz arzular
Nereye kadar?
Reyhan Yonat

06 Temmuz 2007 Cuma

Hayat İçinde Ümit Arayışları


Yaşam bir arayış içinde kaybolmanında ötesinde saplantıların hareleri etrafında dönüp durmaktan başka bir şey değil. Ömür kapısında dertlere çare aramak ta değil daha çok sorun üretmenin ta kendisi aslında. Bir çember içinde sönükleşen hayatlar, gelip geçici nankör duyguları yaşatırken bir taraftan da değersizleştirilen düşünce öbekleri yok etmekte naif hisleri. Tutku tohumları ekilirken yüreklere basit davranışlarla cansızlaştırılmakta sevgi çiçekleri. Bir adım daha yaklaştığını sandığın an aslında daha da geriye gittiğini anlayamayacak kadar hassaslığa bürünen sevme yetisi çok yakın bir zamanda kendi kendini yok edecek gibi. Ulaşılmayacak bir biçimde yükselirken bu duygu, hala hiçbir şey yapamıyor olmak ne kötü! Soramamak nedenini hataların, varamamak sonuçlara ve aşkın yaşamıyor olması ne kadar vahim. Varolmanın değerini çıkmazlarda oyalanıp ömür tüketerek yitirmek öyle çok eksi veriyor ki insana.
Yaşam sınırlandırılırken aslında sonlandırılıyor bir yerlerden tüm kazanımlar. Boşa yaşamış olmak öyle acı ki. Ne varsa artılarla dolu bir hayatta var.


Reyhan Yonat

29 Haziran 2007 Cuma

EKSİ AŞK


Çatlıyor toprak
Her terk-i diyarda.
Şahlandırıyor
Dile gelen alacakaranlık
Kendini sonsuzluğa adamış
Yaşlı korkuları.
Gül fidanında
Dikenler elvedaya hazırlanıyor.
Hüzün ilkbaharla yarışıyor.
Son cezbinde hülyaların
Elleri ayaklarına dolaşıyor.
Gümüş ve şık hayaller vardı
Muhatabı serenatlardı.
Yenik düştü aşk.
Kaybetti.
İnce duygular çölünde
Yaralandı.
Yok edildi.
Reyhan Yonat

GİZ



Sağanak bulutlar gibi
Gelip geçiyor şu ömür.
İnsan gönlü mahzen
Bilinmiyor ki
İyi midir, kötü müdür?
Hayat kapalı perde
Son durak neresidir?
Kader kalın bir duvar
Ardında neler gizlidir?

Senin İçin Bir Yıldız Tuttum Gökyüzünden (ŞİİR VERSİON)


Senin için bir yıldız tuttum gökyüzünden.
Tam da kaybolacaklarına yakın…
Biliyor musun ben de kayboluyorum
Bazen gözlerinin derinliklerinde,
Sığ sularında,
Yakıp yakıp söndürüyorum
Kanımdaki ateşleri.
Çünkü ben alevlerden ürkerim,
Senden ürktüğüm kadar.
Sınırsızdır aslında iç dünyam.
Gördüğün gibi sert değil duygularım.
Ben de herkes gibi çocuk oldum,
Ben de özgürlüğümün son demine kadar
Harcadım çocukluğumu.
Son kuruşuna kadar.
İçimden çocukluğuma geri dönmek geliyor.
Günleri yılları harcamak geliyor,
Kaygısızca ve tutumsuzca.
Senin için mısra bile yazmaya başladım.
Bunun ne demek olduğunu bir bilsen…
Bir bilsen mısraların bendeki anlamlarını.
Ve ne kadar değerli olduklarını bir bilsen.
Anlardın çoğu şeyi…
Gözüm dalıyor şu anda.
Yine, yine çok uzaklara,
Bin bir düşünce arasında
Neden seni düşündüm birden.
Belki de bir ışıkla yaklaştın bana.
Belki de sadece ben fark ettim o ışığı,
Bir gece yarısı,
Okyanusun tam ortasındaki,
Karanlık girdapların arasından
Yükselen o ufacık ışığı ben,
Kendim fark ettim.
Doğa ne demek bilir misin?
Bende doğa demek nefes almak demek,
Hazinelerin de üzerinde bir cevher demek,
Bazen de en yakın sırdaşım demek.
İnsanlarda bulamadıklarımı onda buluyorum,
Çünkü anlıyor musun?
Ona yazarım çoğu zaman mısralarımı,
İçimi ona dökerim
Ve sadece en sevdiğim varlıklara
Mısra yazarım
Düşüncelerimden gelen derin bir ses ile
Ruhumun emriyle yazarım…
İşte kışlar, baharlar, yağmurlar, yıldızlar
Dostumdur benim bilesin…
En barışık yaşadığım varlıklar,
O görmekte zorlandığımız
Hatta fark edemediklerimizdir.
Sanma ki onlar önemsiz.
Bir düş kurarım, geçmişten, gelecekten
Ve şu andan ilgisiz,
Zamanı belli olmayan bir düş.
İçinde neler barınır neler, bir bilsen.
Bir bilsen zamanı yaşamak istemezdin,
Takılır giderdin o düşün peşinden
İlerlerdin hayatın banal akışına
Hiç aldırmadan.
Korkunçluk yoktur hayatımda,
Korkunçluk kendinle dargın olmaktır
Kurallarımda.
Ve bu duyguyu yok etmektir
Gerçek amacım, yaşama sebebim.
Karamsarlığa da yer edindirmedim ruhumda
Çoğu zaman.
Ona asla taviz vermedim.
Ruhumda boş yere acı barındırmadım,
İnsan olmayı
Bir hak ediş olarak algıladım her zaman.
Ve bunun değerini bilerek attım adımlarımı.
Hedefim sonsuzluğa yol almaktır.

Reyhan Yonat

27 Haziran 2007 Çarşamba

Çıkmaz Yollarda

Aştığım yolların
kumlu yamaçlarından
Hayatıma sızan siyahlığı
hep görmezden geldim.
Derin umutların
üzerine düşen
Lain sömürülerin
vurdumduymazlığında
Geç kazananlardan oldum.
Kurnazca etrafta
boyunduruğa kalkışan
Bir sürüyle mücadelede
Geç konuşanlardan oldum.
Bir pıhtıdır ki o
at gözlüğüyle sınırları
Aç be aç bırakan
Bir korkaklıktır ki
Sinsi sinsi uluyan.
His pazarında dolaşıp
Geç dönenlerden oldum.

19 Haziran 2007 Salı

Yürüdüm Acıya Doğru


Yürüdüm acıya doğru. Teslim oldum bilinmezliğe. Ardımda sırça bir ömür. Açıldı perdeler. Özüme bağlı mazi kırıntıları, yoluma dikenler koymuş, beni beklemekte. Düşmanım kalbimin bağlı kaldığı değerler olmuş, güneşimi kesmekte. İhanet ruhuma saçılmış, adaletsiz aşkların bir armağanı misali bana verilmekte. Zaman sitem ile işlemiyor. Hiçbir faydası yok. Sızılar bir özür ile kapanmıyor. Hayat sayfalarını kati olarak yaşanılan sonuçlara göre düzenliyor. Elverişsiz, taş kesilmiş yüreklerden sevgiye dair duygular belirmiyor. Ne yaparsan yap, hiçbir zaman sevgi zorla doğmuyor, yetişmiyor. Vardır ya hani, aşkın büyüsüne kapılıp giden sevdalar… İşte o sadece bir masal. Gerçek üstü sevgileri hak edenlerin yaşayamayacağı kadar zalim bir mekân bu dünya. Bir hatırası bile olmayacak sahte aşkların tutunamayacağını bile bile yaşanmaya kalkışılması ne kadar da tehlikeli. Ne kadar da cesurca. İki ayrı ruhun birleşeceğini ve ölümüne seveceğini düşünmek ne kadar da acı. Sevda yüklü trenler çoktan gitti buralardan. Sonsuza yol alalı çok uzun zaman oluyor. Bir daha da asla sefere çıkmayacak o trenler. Ne yolcu alacak; ne de yolcu bırakacak aşk istasyonlarına. Gri tablolardan, ruhsuz bedenlerden ve sevgiyi hiç tanımamış kalplerden ibaret aşk yoksunları kol geziyor artık dünya mekânında. Sevgisini sahiplenmeyen, aşk sandığı arzusunu öksüz bırakan ve yalan duygularının yarattığı enkazların içerisinde kendisini arayan insanlarla dolup taşıyor hayat gemisi. Yakında da yanlış yaptığı hesaplarının ömrüne verdiği ziyanların farkındalığıyla ruhunu kirlettiğini geç anlayacak insanlara rastlayacak ömür istasyonları. Sevgi trenini hiç basitleştirmeyerek yakalamaya çalışanların haricinde yanlış hesap zedelerin yaşayacağı bu infazları kestirebilmek mümkün değil. Sevgi amacını araç olarak kullanan niteliksizliklerin, dünyada eninde sonunda bir şeklide zarar etmiş olarak çıkacağını bilmek ise bir parça olsun ümit verir sevgi elçilerine. Her ne olursa olsun her şeyin bir bedelinin olduğunu bilmek, o gönüllü sevgi taşıyıcılarının tesellisi dışında daha büyük bir utku olarak geri dönecektir onlara.
Reyhan Yonat

18 Haziran 2007 Pazartesi

Değmemiş




Bir damla gözyaşı aksaydı gözlerimden


Ket vurulmuş kalbimin parçaları içinde


Yüzüp ulaşsaydı derinlere


Değermiş demek ki derdim.


Ama değmezmiş.


Değmemiş.


Hiç sevgi olmamış.


Aşk hiç barınmamış bizde.


Bir damla gözyaşına bile değmeyecekse


Neden yaşandı diye soruyorum kendime.


Bir cevabı bile olmayan bu yanlışlığa


Hatta


Bir parça hüzne bile değmezmiş.

12 Haziran 2007 Salı

07 Haziran 2007 Perşembe

Tınılardan...


Bir rüzgâr uğultusu, bir yeşil yaprak

Ümitsiz gecemde ümidimin çukurunda

Bana bir sığınak.

Gözyaşlarımın sesi ruhunda bir elem

Ve canında bir avuç acı olarak kalacak.

Sitemim göğsündeki ateşi

Bir tutam hicran ile sarsacak.

Çünkü vaktidir, tam vaktidir kara günün.

Yakındır zehirli hisleri solumanın.

Ellerinden kayıp gitmişse mutlulukların.

Hazırlıksız yakalandıysan zafersiz sınava.

Geri gelir mi kaybettiğin umutların?

Sırça Kalp

















Gecenin kanatları altında
Yosun rengi bir uykuya daldım.
Aydınlık bir gökyüzü beklerken,
Karanlığı boylu boyunca giyinmiş,
Sessiz çığlıklara saplandım.
Doğmamış bebeğime
Yeni filizlenmiş
Hüznün adını verdim.
Olmamış hayallerimi
Üzerine serptim.
Korkmasın diye,
Acıyan içimi sarıp sarmaladım.
Sakladım ondan ızdıraplarımı.
Gömdüm düşlerime.
Ürkmesin düşüncelerimden diye,
Örttüm kalbimi.
Hapsettim ebediyete.

05 Haziran 2007 Salı

MELEK




Sendeki o melek vardı ya,

Hani şu omzundaki iyilik meleğin,

Sohbet ettik, dertleştik.

Söz verdi bana,

Duyguların sığınağından çıkıp

Ettiğin muhalefetlerin,

Özünde

Gonca bahçelerinin

Gizli olduğunu

Anlattı bana.

Hani senin şu iyilik meleğin

Öyle bir fısıldadı ki kulağıma

Cenneti dünyaya hapsettiğini

Ama göremediğini

Söyledi bana.

Sendeki sevda mı?

Ya bendeki?

Yoksa sevda bir yanılgı mı?

İçindeki alevler, mum alevlerine dönüştüğünde,

Geçmişin doğrularına,

Bir yenisini daha eklemiş olacaksın.

Sitemlere, isyanlara gerek kalmadan,

Yeniden. Ve yeniden doğacaksın.

Eksiyse eksi

Sonuçta yine doğrular toplanacak.

Artıysa artı,

Temelinden sonsuzluğa doğru artacak.

Sendeki, bendeki

Sevda olsa ne yazar?

Yolumuz güzelliklerde buluşuyorsa

İşte o hayat demektir.

Düşüncelere kayan her şey.
Reyhan Yonat

17 Mayıs 2007 Perşembe

Çeşm-i Kara

Bu gece bizim gecemiz,

yıldız tadında.


Bizi bekliyor hayat,

tam da dolunayda.


Sabahlar bizim,

akşamlar bizim.


Aşk koynumuzda,

acı bizden çok uzakta.


Gözlerime bakışından


hareler doğuyor.


Ruhuma değişinden

sevdam şahlanıyor.


Zülfüyare dokunsan da

sözüm olmaz.


Aşk içinde,

gururun adı geçmiyor.


Reyhan Yonat

11 Mayıs 2007 Cuma

Kelebeksel Ömürler


Ana caddenin merkezinde şehrin gürültüsüyle birlikte sabahın ilk ışıkları güne karışmış ve hayat hızla akmaya başlamıştı. Yoğun trafiğin getirdiği stres tüm yeni günün büyüsünü bozmuştu adeta. Dev binaların yükseldiği cadde ve sokaklardan insanlar hızla bir yerlere akın edercesine koşuşturuyorlardı.
Bu büyük binaların içerisinde çalışan binlerce insandan biriydi Hülya. Uzun boyu, incecik vücudu ve yemyeşil gözleriyle her an her yerde güzelliği fark edilen bir kızdı Hülya.Yaklaşık beş yıldır aynı işyerinde genel müdürün asistanı olarak çalışıyordu. Ofisindeki dört elemanın da şefiydi ayrıca. Sabahın sekizinden akşamın yedisine kadar mesaisi sürüyordu. Hülya, ailesi İzmir’de yaşadığı için, işyerine araçla yarım saat uzaklıktaki bir evde, kız arkadaşıyla birlikte yaşıyordu.
Henüz işyerine yeni gelmişti ki çalan telefona doğru uzandı koşar adımlarla; fakat yetişemedi. Hemen güvenlik alarmının şifrelerini tuşladı.Tam o sırada içeriye ofisin elemanlarından Gülen Hanım içeriye girdi. ”Günaydın Hülya Hanım.” diyerek mutfağa yöneldi. Hülya bir süre bilgisayarında çalışma yaptıktan sonra Gülen Hanımdan bir çay istedi. Gülen Hanımın kahvaltı edip etmediğini, etmediyse kendisine eşlik edebileceğini sordu; her zaman ki gibi o da ettiğini söyleyerek çay servisini yaptı.
İşyeri elemanları aynı anda içeriye girdiler. Önce Hülya’nın odasına uğrayıp günlük rutin mevzularla ilgili evrakları alarak personel odasına geçtiler. O sırada Genel Müdür Erinç Bey hızla odasına girdi. Hülya’dan odasına gelmesini istedi. Hülya imzalatacağı dosyaları hazırlayıp içeriye girdi. Erinç Bey her zamanki asabi tavırlarıyla sorun çıkaran müşterileriyle ilgili raporlara sinirlenerek bağırıp çağırma seanslarına başlamıştı. Bu, ofisteki bütün elemanlar için bilinen bir şey olduğundan onlar için tuhaf olmamakla beraber artık alışmışlardı. Bir gün bu sesleri işitmeseler, Erinç Bey’in yokluğunu hemen anlarlardı.
Hülya tamamlaması gereken çalışmaları bitirdiğinde öğle yemeği saati gelmişti. Hazırlanıp, yemek için her gün arkadaşlarıyla birlikte yemek yedikleri restauranta gitti. Arkadaşlarının ikisi de ondan önce gelip oturmuştu bile. Hemen yanlarına oturdu ve kendisine yemek siparişi verdi. Kızlardan biri üniversitede aynı okulda ve aynı sınıfta beraber okuduğu çok samimi arkadaşı Pınar’dı. Diğeri ise staj yaptığı dönemde tanıştığı ama o günden sonra da yanlarından hiç ayrılmadığı Fulya idi. Yemek ve sohbet sona erdiğinde oradan ayrılıp, alışveriş merkezine gittiler. Üçü de alışverişlerini tamamlayıp, kendi işyerlerine gitmek üzere ayrıldılar. Hülya o gün yine epey yorulmuş bir vaziyette mesaisini tamamladı. Elemanları da gönderip, ofisteki son kontrolleri yaparak evine gitti.
Üzerini değiştirip, mutfağa girdi. Dolaptan hazır köfteleri aldı ve fırına koydu. Hemen bir salata hazırladı ve fırından köfteleri tabağa koyarak yemeğini yemeğe başladı. Sonra da televizyonun karşısına geçti. Tam o sırada elinde bir paketle içeriye ev arkadaşı Nilgün girdi. Hülya Nilgün ile Pınar vasıtasıyla tanışmış ve çok iyi dost olmuşlardı. Dört yıldır aynı evi paylaşıyorlardı. Okul bittikten sonra Pınar’ın ailesi de İstanbul’a yerleşmiş, bu sebeple de Hülya kendisine bir ev arkadaşı bulmak zorunda kalmıştı. İşte bu sırada imdadına yine Pınar yetişmişti. Onu Nilgün ile tanıştırıp ev arkadaşlığına başlamışlardı. Bu güne kadar aralarında hiçbir tartışma yaşanmamasına karşın; Nilgün Hülya’dan çok farklı ve bir o kadar da durgun bir kişiliğe sahipti. Oysa Hülya aktif ve atılgan bir kişiydi. Zaten iyi anlaşmalarının bir sebebi de buydu. Hülya kendisinden daha atik insanlarla pek anlaşamaz sürekli tartışırdı. Ama Nilgün ile hiç öyle bir polemiğe girmemişti bu zamana kadar.
İki genç kız Nilgün’ün getirdiği kocaman pastadan birer dilim yiyerek koyu bir sohbete daldılar. Nilgün ona çalıştığı işyerindeki olaylardan bahsetti. Hülya da müdürünün aksiliğinden, elemanlarının yeterli olmadığından dert yandı. Saat yirmi üç olmuştu ki ikisi de odalarına çekildiler. Hülya uykusunun olmadığını düşünüp internette vakit geçirmeye başladı. Sohbet listesinde açık olarak görünen Pınar ile yazışmaya başladı. Pınar ona akşama doğru tanıştığı bir erkekten bahsetti. Ne kadar çekici ve yakışıklı olduğunu anlatıp durdu. Hülya da “İnşallah bu sefer aradığın odur.” Diye temennilerini yazıp veda etti.
Sabah ışıklarını göstermeye başladığında Hülya uyandı ve hafta sonu olduğundan biraz daha uyumayı düşünüp tekrar yattı. Kalktığında saat ona geliyordu.Hemen yüzünü yıkayıp, güzel ve keyifli bir kahvaltı hazırlamak için mutfağa gitti. Çay için su ısıttı. Güzel bir kahvaltı hazırladıktan sonra Nilgün’ü uyandırdı. Nilgün masayı görünce Hülya’ya söylendi:
-Kızım ya, uyandırsaydın ya birlikte hazırlardık. Dedi. Hülya tebessümle:
-Geçen hafta sen hazırlamıştın. Bugün sıra bendeydi canım. Diyerek çay servisini yaptı. İki kız kahvaltısını etti. Dışarıya çıkmak için hazırlandılar. Pınar ile sözleşmişlerdi. Bugün sinemaya gideceklerdi. O haftanın adından en çok söz ettiren filmine girdiler. Film bittikten sonra alışveriş merkezinin altında bulunan kafeteryaya oturdular. O sırada Hülya’nın cep telefonu çaldı. Arayan annesiydi. Biraz sohbet ettikten sonra telefonu kapattılar. Pınar kızlara tanıştığı erkek arkadaşını anlatıyordu. Yarım saat boyunca hep ondan bahsedince Hülya ve Nilgün birbirlerinin yüzüne bakarak:
-Pınar yeter! diye bağırdılar. Pınar da hiddetle:
- İyi aman, size de bir şey söylenmiyor zaten. Diyerek sustu. İkinci kahvelerini de içtikten sonra kafeteryadan çıktılar, evlerine gittiler.
*******************************************
Hülya o hafta Pınar’ın aynı sohbetini dinlemek zorunda kalmıştı. Her buluşmalarında yeni tanıştığı erkek arkadaşı Tuna’dan bahsedip, Hülya’yı iyice bıktırmıştı. Pazar günü onu Tuna’yla tanıştıracağını söyledi ve bir daha bu konuyu açmayacağına söz verdi.
Tuna ile tanışma günü geldiğinde Nilgün ve Hülya Pınar’la sözleştikleri mekana saat tam on dörtte geldiler. Pınar, kızları Tuna’yla tanıştırdı. Tanışma faslı bittikten sonra içeceklerini söyleyip koyu bir muhabbete daldılar. Tuna gerçekten de Pınar’ın anlattığı gibi çok çekici ve kültürlü biriydi. Kızlar onun sohbetini büyük bir dikkatle dinliyor, bir an bile gözlerini Tuna’dan ayıramıyorlardı. Tuna’nın bir nakliye şirketi vardı babasından devraldığı. Şirketlerinin politikası olarak müşteri yelpazesine yenilerini eklemek istediklerini, bunun içinde Hülya’nın çalışmakta olduğu firmanın yöneticileriyle ona bir görüşme ayarlamasını talep etti. Hülya iş konusunda oldukça hassastı. Bunu bilen Pınar da Tuna’nın isteğini geri çevirmemesini rica edince, Hülya mecburen bu görüşmeyi kabul etti. Hafta içi ona bir randevu ayarlayacağını söyleyince Tuna daha da keyiflenerek hayat tecrübelerinden örnekler vermeye devam etti. Kızlar ise artık iş konusundan sıkıldıklarını söylediler. Konuyu değiştirmek için Pınar onlara Hülya’yla geçirdikleri okul yıllarından bahsetmeye başladı. Çok neşeli bir sohbetin ardından saat altıya geldiğinde hepsi mekandan ayrılarak evlerine gittiler.
Hülya o gece internette görüştüğü Pınar’a, Tuna’nın onun dediği kadar iyi biri olduğunu söyledi. Hislerinde yanılmadığını ve Tuna’yla arkadaşlığını sürdürmesi gerektiğini belirten bir yazışmanın ardından, yatağına yatarak derin bir uykuya daldı.
Hülya Çarşamba günü için müdüründen Tuna için bir randevu almıştı. Bunu Pınar’a iletti. Pınar da detayları görüşmesi için Tuna’ya Hülya’nın cep telefonu numarasını verdi. Tuna Hülya’ya telefon etti. Görüşmeye tam vaktinde geleceğini söyleyerek teşekkürlerini belirten bir konuşma yaptı.
Çarşamba günü Tuna Hülya’nın çalıştığı işyerine geldi. Hülya ona bir kahve ikram ettikten sonra birlikte müdürünün odasına geçtiler. Tuna, Erinç Bey’e projelerinden bahsetti ve imkanları doğrultusunda birlikte çalışıp, kazanım sağlayacakları planı dosyalar halinde sundu. Erinç Bey dikkatle Tuna’yı dinliyordu. O konuştukça başıyla sürekli Tuna’yı onaylıyor, olumlu düşündüğünü, plana sıcak baktığını adeta mimikleriyle belirtiyordu. Hülya bir süre sonra odadan ayrıldı. Tuna ondan bir saat kadar sonra dışarı çıktığında yüzü mutluluktan gülüyordu. Erinç Bey’in konuyu onayladığını ve en kısa zamanda planı yönetim kuruluna sunacağını açıkladıktan sonra, Hülya’ya bunu kutlamak için dışarıda yemek ısmarlamak istediğini söyledi. Hülya bu teklif karşısında bir hayli şaşırmıştı. Pınar’ı da çağırmasını rica etti. Tuna ise bu isteği geri çevirerek, bunun ikisinin başarısı olduğunu söyledi. Hülya daha da şaşırarak bu yemeği başka bir güne bırakmak istediğini söyleyince Tuna sert bir ifadeyle kırılacağını ima etti. Hülya çaresiz bu yemek davetini kabul etti. Mesaisinin bitmesine az bir zaman kalmıştı. Tuna aşağıdaki kafede Hülya’yı bekliyordu. Hülya geldi ve birlikte güzel bir restauranta gittiler. Hülya’nın içinde nedenini bildiği bir sıkıntı vardı. Arkadaşının delicesine hoşlandığı adamla yemeğe çıkmıştı. Bu onu oldukça rahatsız ediyordu. Bunu fark eden Tuna ona endişe etmemesi gerektiğini söyledi:
- Bak Hülya, sen olmasan bu işi Müdürün katiyen dikkate almazdı. Sana çok şey borçluyum. Bu sıralar işlerim oldukça durgunlaşmıştı. Sizin firmayla anlaşma sağlayabilirsek gerçekten de büyük bir verim elde edeceğim. Bu yüzden için rahat olsun. Çünkü bu biraz da senin sayende olacak. Dedi. Hülya Tuna’yı dikkatle dinledi ve ona hak verdiğini söyledi.
İkisi de uzun uzun kendilerinden, yaşadıkları hayattan bahsettiler gece boyunca. Tuna Hülya’dan öyle çok etkilenmişti ki, onun her hareketini büyük bir dikkatle izliyor ve gözlerini ayırmıyordu. Hülya ise bu durumu fark edip, Pınar’dan bahsetmeye başladı:
- Biliyor musun Pınar senden öyle etkilenmiş ki iki hafta boyunca hiç durmadan senden bahsetti bize. O kadar çok anlattı ki seni, tanıştıktan sonra inan ki hiç yabancılık çekmedim. Dedi.
-Bak sen! Pınar Hanım iki günde beni hemen nasıl tanımış ki? Neler anlattı söylesene?
-Kötü bir şey söylemedi sakın yanlış anlama. Hep senin ne kadar zeki, çekici ve kibar olduğundan bahsetti. Biz de Nilgün ile onun anlattıklarını ezberledik. Dedi ve ikisi birden güldüler.
Güzel bir yemeğin ve sohbetin ardından Tuna Hülya’yı otomobiliyle evine bıraktı. Hülya eve girer girmez içini bir pişmanlığın kapladığını fark etti. Bir taraftan Tuna ile geçirdiği o güzel yemekten büyük bir haz alıyor, diğer taraftan da pişmanlığıyla boğuşuyordu. Tüm gece boyunca derin düşüncelere dalıp dalıp gitti.
Ertesi gün Hülya ofisinden çıkmak üzereyken bir telefon geldi. Arayan Tuna’ydı. Onu aşağıda beklediğini söyledi. Hülya bu olup bitenlere bir türlü anlam veremiyordu. Sonuçta onun yanında değil Pınar’ın yanında olması gerekiyordu Tuna. Aşağıya indi ve Tuna’ya:
- Hayırdır bugün de mi kutlama yapacağız Tuna? Diye sordu. Tuna’ysa tebessüm ederek:
-Evet canım bugün de bir kutlama yapacağız. Ne için diye sorma sürpriz. Sadece beni takip et lütfen. Diyerek Hülya’yı kolundan tutarak otomobiline binmesini söyledi. Hülya eve gitmesi gerektiğini söylese de Tuna “Tamam, Tamam” diyerek geçiştirdi. Çok güzel otantik bir mekana girdiler birlikte. Burası yemyeşil bir bahçeden oluşan etrafa dağılmış bir kaç ahşap at arabası ve duvarlarda da tekerleklerinin bulunduğu, meşhur Türk motifli halılarla süslenmiş, oldukça geniş ve şirin bir mekandı. Girişin tam karşısında oba çadırı içerisinde bir kadın sacda gözleme pişiriyordu. Tam akşamüstü olduğu için bahçeye akşam güneşi hafifçe yansıyordu. Hülya çok sevmişti burasını fakat hala anlayamamıştı buraya niçin geldiklerini. Görevli onları deniz manzaralı güzel bir yere oturttuktan sonra siparişlerini alıp yanlarından ayrıldı. Hülya meraktan çıldıracaktı. Tuna uzun uzun Hülya’nın yüzüne baktıktan sonra en sonunda kendini toparladı ve konuşmaya başladı:
-Biliyorum Hülya, çok merak ediyorsun buraya neden geldiğimizi. Şimdi sana anlatacaklarımı iyi dinle. Sen, ben ve Pınar arasında bir şey olduğunu düşünüyorsun. Fakat asla senin düşündüğün gibi bir şey yok onunla aramızda. Ne dersen de, nasıl anlarsan anla ama ben senden çok hoşlandım. Pınar’la da asla bu şekilde bir görüşmemiz olmadı. Sen de biliyorsun aslında, biz onunla sadece arkadaştık. Hem daha yeni tanışmıştık. Şimdi bana söyle lütfen. Var mısın benimle güzel bir arkadaşlığa ve duygusal bir iletişim kurmaya?
Hülyanın şaşkınlığı bu sözlerden sonra daha da artmıştı. Ne diyeceğini kestiremiyor ve anlamsız bir ifadeyle Tuna’nın yüzüne bakıyordu. Tam bir şey söyleyecek oldu ki garson masaya siparişlerini getirdi. Bardağa suyu koyarak:
-Tuna. Sen bana arkadaşımı es geçip birlikte olmamızı teklif ediyorsun. Bunun ne demek olduğunun farkında mısın? Dedi. Tuna hemen bir panikle:
-Hayır hayır, lütfen böyle düşünme. Sana anlattım Pınar ile aramızda hiçbir şey hiçbir bağ yok. Ama ben seni tanıdıktan sonra aklımdan çıkaramaz oldum. Sanki büyülendim. İnan bana hiç kimse sorumlu değil bu duygularımdan ve hiç kimse de hesap soramaz bu yüzden bana. Lütfen Hülya, bize bir şans ver. Dedi. Hülya olayın şokundan kurtulmuştu. Tuna’nın bu derece haklı konuşması onu biraz rahatlatmıştı.
-Tuna gerçekten çok iyi düşünmemiz gerekiyor bu konuyu. İstersen zamana bırakalım her şeyi. Dedi. Tuna ısrarla:
-Hayır canım, düşünecek bir şey yok. Eğer sen de biraz olsun bana karşı bir şeyler hissediyorsan düşünmeye hiç gerek yok. Dedi. Hülya tabağındaki yemeği çatalıyla karıştırıyordu bir taraftan. Sanki aklı başından gitmiş gibiydi.
-Lütfen bana biraz zaman ver. Dedi. Tuna:
-Peki Hülya. Seni zorlamak istemem. Çok hassassın. Seni yavaş yavaş çözüyorum galiba. Dedi. Hülya bu sözleri duyduktan sonra gülümsedi. Sohbeti ilerletip, kendilerinden bahsetmeye başladılar. Derin konulara girdiler ve hayattaki amaçlarından, uygulamak istedikleri planlarından söz ettiler. Vakit epey ilerlemişti. Hülya artık kalkmalarının gerektiğini söyledi. Birlikte oradan ayrıldılar ve Tuna onu evine bıraktı. Hülya bütün gece başına gelen bu olayı düşündü. Tuna onun için özel biri olmaya başlamıştı. Onun yanında güzel zamanlar geçiriyordu. Hayat felsefeleri de uyumluydu. Ortadaki tek sorun Pınar’ın da Tuna’dan hoşlanıyor olmasıydı. O gece Tuna Hülya’ya telefon etti. Uzun uzun konuştular. Hülya da artık bu ilgiye kayıtsız kalamayacağını belirten sözler söylediği an, arkadaşlıklarını yeni bir çizgiye oturtmuşlardı bile. Artık bu işin geri dönüşü yoktu. Her şey olumlu olarak ilerliyordu. Hülya için hayatında yepyeni bir sayfa açılmıştı artık.
*********************************************
Hülya Tuna ile süren arkadaşlığının büyüsüyle yaşıyordu artık. Tanışalı tam iki ay olmuştu ve onlar birbirlerine delice aşık iki insandı. Bu arkadaşlıktan ne Pınar’ın ne de Nilgün haberi vardı. Hülya arkadaşlarına bir türlü anlatamamıştı hayatındaki değişiklikleri. Açıkçası Pınar’dan çok çekiniyordu. Bir öğle yemeği buluşmasında Tuna’nın onu hiç aramadığını ve buna çok üzüldüğünü söylemişti Pınar ona. Hülya da sessizce dinlemiş ve suçluymuş gibi bakmıştı Pınar’ın yüzüne. Öyle ya, ne de olsa onun sevdiğini elinden almıştı görünürde. Bir haberi olsa Pınar’ın onca yıllık arkadaşlıkları da biterdi. En çok korktuğu da buydu Hülya’nın. Fakat bir gün mutlaka açıklayacaktı gerçeği.
Hülya, Tuna ile epey yol kat etmişti arkadaşlıklarında. O kadar iyi anlaşıyorlardı ki, sanki ikisi de birbirleri için yaratılmıştı. Ortak bir karar aldılar.Artık durumu Pınar’a açıklayacaklardı. O gün Hülya çok heyecanlı ve gergindi. Tuna ile kararlaştıkları yere Pınar ile birlikte geldiler. Tuna, Hülya’nın ona her şeyi anlatmasından sonra gelecekti. Hülya lafa nereden başlayacağını bilemiyor, soğuk terler döküyordu. Sonunda tüm cesaretini topladı ve anlatmaya başladı:
-Pınarcığım, aslında buraya seninle çok önemli bir şeyi paylaşmak için geldim. Nasıl anlatacağımı bilemiyorum canım. Ama lütfen sözümü bitirene kadar dinle beni. Umarım her şeyi makul karşılarsın. Ama emin ol seni üzmek için yapmadım bunu. Dedi ve Pınar araya girdi:
-Hülya beni korkutuyorsun. Kötü bir şey mi oldu? Dedi. Hülya devam etti:
-Canım. Sana açıklamak zorundayım. Biz Tuna’yla görüşüyoruz. Dedi. Pınar’ın yüz ifadesi birdenbire değişti. Anlamsız bir şekilde Hülya’nın yüzüne bakıyordu:
-Nasıl yani? Siz Tuna’yla birliktesiniz. Ama..... Ama nasıl olur? Peki niçin? Yani niye bu kadar çabuk?
-Pınarcığım. Biliyorum çok şaşırdın. Tuna ile o günden beri yani onu Erinç Bey ile görüştürdüğüm günden beri çıkmaya başladık. İlk başta ben istemedim. Seni düşündüm, sen aklıma geldin hemen. Fakat sizin aranızda bir şey olmadığını söyledi. Aranızda duygusal bir bağ bulunmadığını söyleyince, ben de biraz düşünüp kabul ettim. İnan ki sana karşı çok kötü hissediyorum ve şu ana kadar da hep bu hisle yaşadım. Dedi. Pınar biraz durgunlaştı. Üzüntüsü yüzünden okunuyordu. Sonra kendisini toparlayıp, gülümsemeye başladı:
-Eeee. Hayırlı olsun o zaman. Peki mutlu musunuz? Umarım ters giden bir şeyler yoktur. Yok yani siz de yeni tanışmıştınız o yüzden soruyorum. Anlaşabiliyor musunuz? Dedi. Hülya usulca cevap verdi:
-Anlaşmak konusunda şöyle diyebilirim ki evet, gerçekten fikirlerimiz uyuşuyor. Fakat mutluluk konusuna gelince, tek çekincem bu konuda senin ne düşüneceğindi. Bu sorunu çözersem mutlu olabilirim diye düşünüyordum.
Epey sohbet ettikten sonra Tuna yanlarına geldi. Pınar Tuna’ya:
-Tebrik ederim Tuna. Arkadaşımı sakın üzme olur mu? Dedi. Tuna gayet sakin cevap verdi:
-Teşekkür ederim Pınar. Üzmem tabi ki. Üzersem kendimi de üzmüş olurum. Dedi. Yaklaşık bir saat kadar muhabbetten sonra Tuna kızları evine bıraktı. Hülya eve geldiğinde saki üzerinden büyük bir yük kalkmış gibi hissediyordu. Ne de olsa sevgilisini arkadaşından gizlediği için pişmanlık duyuyordu. Bu konuyu da açıklığa kavuşturduğundan içi rahatlamış olarak uykuya daldı.
Hülya mesaisini bitirmiş çıkmak üzereydi. Tuna telefon etti. Her zamanki gittikleri kafeteryaya gitmesini söyledi. Hülya hemen çıktı ve Tuna’nın dediği yere geldi. Tuna oturmuş bekliyordu. O gün ilişkilerinin altıncı ayı dolmuştu. Tuna bunu kutlamak için ona bir
şey aldığını söyledi. Cebindeki paketi yavaşça çıkarttı ve Hülya’ya uzattı. Hülya çok şaşırmıştı. Paketi hızlı hızlı açtı. Gözlerine inanamıyordu. Bu bir pırlanta yüzüktü. Tuna yüzüğü alarak Hülya’nın parmağına taktı. Hülya Tuna’ya sarıldı:
-Çok teşekkür ederim canım. Niçin böyle kıymetli bir şey aldın. Çok mahcup ediyorsun beni. Dedi. Tuna tebessümlü bir ifadeyle:
-Sen benim en kıymetlimsin. Daha iyilerine layıksın. Seni o kadar çok seviyorum ki tüm ömrümü seninle birlikte geçirmek istiyorum. Benimle evlenir misin? Dedi. Hülya daha da çok şaşırmıştı. Böyle bir teklif beklemiyordu. Çünkü çok yeniydi birliktelikleri. Hep daha erken diye düşünmüştü evlilik konusunda.
-Ama daha yolun çok başındayız. Bunu yapmak istediğinden emin misin bitanem? Açıkçası ben korkuyorum. Yani biraz daha tanımlayız birbirimizi. Dedi. Tuna:
-Elbette eminim. Bir daha seni sevdiğim kadar kimseyi sevemem. Lütfen canım, bana bunu senin de istediğini söyle. Deyice Hülya’nın gözyaşları yanaklarından süzülmeye başladı. Tekrar Tuna’nın boynuna sarıldı. Ve dakikalarca öyle kaldılar.
Hülya artık bu konuyu ailesine açıklamalıydı. Tuna’yı sevdiği gibi o da sevmemişti hiç kimseyi bu güne dek. Annesi ile telefonda konuşurken her şeyi anlattı. Annesi çok sevindiğini ve Tuna’yla onları tanıştırmasını istedi. Hülya en kısa zamanda tanıştıracağını söyledi.
Bir ay kadar geçmişti ki Hülya’nın anne ve babası İzmir’den geldiler. Onlar da Hülya da çok heyecanlıydı. Ne de olsa Hülya onların tek kızlarıydı. Onun mutluluğu için her şeyi yaparlardı. Ertesi sabah Hülya uyandığında annesinin kalkıp erkenden kahvaltıyı hazır ettiğini görünce çok mutlu oldu. Hemen gidip Nilgün’ü uyandırdı. O sırada Hülya’nın babası da mutfağa geldi. Çok keyifli bir kahvaltının ardından Hülya iş yerine gitti. Ofisteki bütün işleri bitirip erkenden oradan ayrılmak istiyordu. Tuna ile buluşup onu hafta sonunda yemeğe davet edecekti evlerine. Öğle saatine doğruydu. Kapı açıldı ve içeriye bir kurye girdi. Hülya’nın adına olan bir zarf uzattı. Hülya aceleyle zarfı açtı. Bu bir mektuptu.İçinden mektubu okumaya başladı:
“ Hülya Hanım. Adım Seval Ezel. Sizi uzun süredir gözlemliyorum. Ve sanırım her şeyden habersiz hayatınızı büyük bir riske atmak üzeresiniz. Arkadaşlık yapmakta olduğunuz kişi Tuna Ezel hakkında size bir gerçeği açıklamak zorundayım. O şahıs benim eşimdir. Beş yıldır evliyiz onunla. Fakat Tuna evine ara sıra geliyor. Bir de oğlumuz var. Aslında evliliğimiz kötü gitmiyor. Fakat Tuna’nın iş seyahatleri hikayeleri beni uzun zamandır şüphelendiriyordu. Bu yüzden onu takibe aldım. Bu sebeple size de ulaşmış oldum. Onun evli olduğunu bilmediğinizi ortak bir arkadaşımızdan öğrendim. Tuna’nın yakın bir arkadaşı. Ona her şeyi anlatır. Bu yüzden sizi uyarmak için mektupla ulaşmaya karar verdim. Tuna çok iyi bir babadır oğluna. Asla onu ihmal etmez. İyi bir eş sayılır. Fakat bunu niçin yaptığını hala anlamış değilim. Size söylediği bunca yalanın ardından onu bir daha görmek istemeyeceğinizi düşünüyorum. Bu sebeple evliliğimizin onun bu çocukça davranışları yüzünden bitmesini istemiyorum. Açıkça söylemek istediğim şu ki, kocam ile olan arkadaşlığınıza bir son verin. Ben ondan asla vazgeçmem. Çünkü onu çok seviyorum. Umarım isteklerimi kabul edip, ailemizden çıkarsınız. Seval Ezel ”
Hülya mektubu tamamladığında gözlerindeki yaşlar masayı sırılsıklam yapmıştı. Beyninden vurulmuşa döndü. Kalbi yerinden fırlayacak gibi çarpıyordu. Öyle bir şoka girmişti ki odasına gelen müdürünü bile fark etmedi. “Müsaadenizle Erinç Bey.” Dedi ve apar topar ofisten ayrıldı. Ağlaya ağlaya geldiği sahildeki banklardan birine oturdu. “Ne yapmalıyım ne yapmalıyım?” diye kendi kendine söylendi. Hayatında ilk kez bu kadar çok sevmişti birini. Ailesine de anlatmıştı üstelik. Onu annesi ve babasıyla tanıştıracaktı bu hafta sonu. Kafası iyice karışmıştı. Nasıl böyle bir şey olabilirdi? Ya mektuptaki her şey bir şakaysa? Ya da aralarını bozmak isteyen biri böyle bir oyuna kalkıştıysa? Beyninden onlarca soru geçiyordu. Buna bir son vermeliydi. Tuna ile konuşup gerçek cevabı bir de ondan duymalıydı. Tuna’nın işyerine gitmeye karar verdi. Telefon etmeden giderse daha iyi olacağını düşündü. Yolda giderken içinden hep: “Allah’ım, İnşallah her şey bir oyundur.” Diye dua etti. Ofisin zilini çaldı. Kapıyı açan sekreterdi. Onu içeriye aldı. O sırada içeriden bir kadın çıktı. Ardından da Tuna. Tuna şaşkınlıkla Hülya’ya bakıyordu. Kadın:
-Merhaba Hülya Hanım. Dedi. Hülya mektubu yazanın bu kadın olduğunu anladı. Üçü de adeta olduğu yerde donmuş kalmıştı. Bir süre bir sessizlik oldu. Tuna ne diyeceğini bilemiyordu. Hülya:
-Tuna, her şey doğru mu? Bu kadınla evli misin? Lütfen bana her şeyin bir oyun olduğunu söyle? Lütfen her şeyin yalan olduğunu söyle? Dedi. Tuna cevap verdi:
- Bak Hülya. Evet bu hanım benim eşim. Ama inan ki sana söyleyecektim. Hülya sesini yükselterek:
-Demek doğru. Tuna! Çok vicdansızmışsın. Yazık ettin bana. Seni sevdiğim için kendimden utanıyorum. Üstelik çocuğun da varmış. Nasıl yaparsın bunu? Nasıl bu kadar yalancı olabildin? Nasıl bu kadar alçalabildin? Yazıklar olsun sana! Dedi. Çantasından çıkardığı yüzüğü Tuna'nın yüzüne fırlattı. Ve Tuna’ya yaklaşarak ona sert bir tokat attı. Arkasına bakmadan çıktı gitti onların yanından.
Dünyası kararmış gibi hissediyordu. Çok bitkindi. Öylesine yıkılmıştı ki, şu an burada kendini bir aracın önüne atabilirdi. Kontrolünü tamamen kaybetmişti. Biraz kafasını toparlayıp Pınar’ın yanına gitmeyi düşündü. Ama sonra vazgeçti. Eve gitse annesi ve babası bu halini görüp çok üzülecekti. En sonunda ev arkadaşı Nilgün’ün yanına gitmeye karar verdi. Bir taksiye atlayarak Nilgün’ün çalıştığı ofise gitti. Nilgün Hülya’yı karşısında görünce çok sevindi ve şaşırdı:
-Hayırdır arkadaşım. Sen pek uğramazdın buralara. Dedi. Hülya bitkin bir vaziyette:
-Sorma. Başıma neler geldi bir bilsen. Çok kötüyüm Nilgün. Ben mahvoldum. Dedi. Nilgün iyice meraklanmıştı:
-Anlatsana lütfen. Gerçekten çok kötü görünüyorsun. Hastalandın mı ne oldu sana? Dedi. Hülya başından geçenleri bir bir anlattı. Nilgün de çok üzülmüştü:
-Dur bakalım. Hemen kendini böyle bırakma. Elbet vardır bunun da bir çaresi. İlk önce annenlere ne diyeceğiz onu düşünelim. Mesela.....şöyle diyebiliriz. Tuna acil yurt dışına çıktı. On beş yirmi gün burada olamayacak deyip idare ederiz. Sonrasında da her şeyi açık açık anlatırsın onlara. Biraz ortalık yatışsın. Dedi. Nilgün’ün söyledikleri Hülya’ya mantıklı gelmişti.
-Peki.Dedi.Nilgün Hülya'yı biraz yatıştırdıktan sonra, iki arkadaş ofisten ayrılıp, bir çay bahçesine gidip oturdular. Hülya hala ağlıyordu:
-Başıma gelenlere inanamıyorum Nilgün. Oysa ben en yakın arkadaşımı onun yüzünden kırmayı bile göze almıştım. Şu olanlara bak! Ne yapacağım şimdi ben? Nasıl sindireceğim bu olanları? Dedi. Nilgün:
-Bırak arkadaşım. Boşver. Erkeklerin çoğu böyle duygusuz ve zalim olur. En iyisi sen her şeyi unut ve hayatına o hiç girmemiş gibi devam et. Sen güçlü birisin. Bunu başarabilirsin. Bugünden itibaren o şahsın ismini ağzına almak yok. Düşünmek te yok. Unutacaksın her şeyi. Anlaştık mı? Artık ağlamayı bırak ta annenleri evde bekletmeyelim canım. Hadi artık kalkalım. Yıka önce bir elini yüzünü bakalım. Dedi ve birlikte lavaboya, oradan da eve gittiler.
Hülya yaşadığı bunca acı günlerin ardından sonunda kendini toparlamayı başarmıştı. İki ay öncesi ve bugünün arasındaki tek fark artık hayatında Tuna diye birisinin olmamasıydı. Her şeyi unutmuş, hayatına yeni bir sayfa açmıştı. Pınar ve Nilgün de ona fazlasıyla destek olmuşlardı. Hatta annesi ve babası anlamasın diye sürekli onların yanlarında durmuşlar, her şeyi çok güzel idare etmişlerdi. Böylece Hülya’nın yaşadığı kötü olaylar geride acı hatıralar bırakarak unutulmuş gitmişti. Hülya o günden beri Tuna’yı hiç görmemişti. Görmek te istemiyordu. Sevgisini de kalbinden atmıştı artık. Gururu ve aşkı çok ağır bir yara almıştı ama yine de ucuz kurtulduğunu düşünüp teselli buluyordu.
Güzel ve güneşli bir günün sabahı Hülya acele ile kalkıp hazırlandı. Yetişmesi gereken bir toplantısı vardı. Hızlı bir şekilde hazırlanıp taksiye atladı. Toplantının yapılacağı binaya girdi. Asansörün kapısında beklemeye başladı. Asansöre bindi ve kapıyı kapattı. Tam o sırada biri dışarıdan “Lütfen bekler misiniz?” diye bağırdı. Hülya tam düğmeye basacakken vazgeçti ve kapıyı itti. İçeriye oldukça uzun boylu bir genç girdi.:
-Af edersiniz. İşim çok acil olduğu için öyle yüksek sesle bağırdım. Umarım kızmamışsınızdır. Dedi. Hülya gülümseyerek cevap verdi:
-Hiç önemli değil. Dedi.
-Kaçıncı kat? Dedi genç adam. Hülya:
-Beş. Dedi.İkisi birlikte aynı kata gelince dışarıya çıktılar. İkisi de elindeki kartvizite bakıp aynı kapının önünde buluştular:
-Demek ki aynı yere geliyormuşuz. Dedi genç adam. Hülya yine gülümsedi başını sallayarak. İçeride önemli bir toplantı vardı. Katılımcılar yaklaşık on beş kişi kadardı. Toplantı bittiğinde Hülya ofisine dönüp Erinç bey ile mütalaada bulunarak toplantıyla ilgili genel sonuçlara göz attılar. Erinç Bey gayet memnun bir şekilde Hülya’ya başarılı olduğunu belirten övücü sözler söyledi. Sonra Hülya odasına çekilip bilgisayarındaki işleri tamamlamak üzere çalışmaya başladı. Öğle vaktine doğru içeriye bu sabah asansörde karşılaşıp aynı toplantıya katıldığı genç adam girmişti ki, o sırada Erinç Bey de odasından çıkıp genç adama sarılarak:
-Oooo, Selimciğim. Ben de seni bekliyordum. Hoş geldin. Dedi. Hülya genç adama bir “hoş geldiniz” deyip odasına geçti. Erinç Bey Hülya’yı odasına çağırdı:
-Hülya Hanım. Bu Selim. Benim en yakın arkadaşım. Selimciğim bu hanım da benim en iyi çalışanlarımdan biri ve asistanım Hülya. Dedi. Selim:
-Çok memnun oldum hanımefendi de biz zaten bu sabah tanışmıştık Erinç. Sen geç kaldın. Dedi. Erinç Bey gülümsedi:
-Eee, o zaman ne duruyoruz. Hülya Hanım Gülen Hanıma söyleyin de bize üç kişilik bir yemek getirtsin her zamanki yediğim yerden. Dedi. Hülya “peki efendim.” Deyip odadan çıktı. Yemekler gelince üçü birlikte yemek yediler ve iş ile ilgili konularda yaklaşık iki saat süren bir sohbet yaptılar.
Aradan birkaç gün geçmişti ki, Erinç Bey Hülya’yı odasına çağırdı:
-Hülya Hanım. Sizi beş yıldır tanıyorum. Bana ve firmamıza karşı asla ters bir hareketinizi görmedim. Ailenizi de tanıyorum çok samimi olmasak da onlar da iyi bir intiba bıraktı bende. Diyeceğim şu ki, ben böyle şeyleri pek beceremem ama geçen gün buraya gelen arkadaşım Selim. Konu bu. Çok iyi bir insandır kendisi. İyi bir aileye ve iyi bir kariyere sahip. Yurt dışında eğitimini yükselterek babasının şirketlerinin başına geçti. Kısacası o sizinle izdivaç yapmak istediğini söyledi bana. Sanırım hakkınızdaki her şeyi öğrenmiş. Ortak tanıdıklarınız varmış galiba. Bunları da duyduktan sonra bana geldi ve fikrini açıkladı. Ben karışmam Hülya Hanım. Siz kararınızı şahsen Selim’e bildirirsiniz. Bu gün gelecek. Ama Selim için sonsuza dek kefil olabilirim. Bunu da bilmenizi isterim. Dedi. Hülya Erinç Bey’in söylediklerine çok şaşırmıştı. Ne diyeceğini bilemiyordu. Birden aklına Tuna geldi. Halbuki aylardır neredeyse hiç aklına getirmemişti onu. Adeta zorlamıştı kendisini. Tuna ile yaşadıkları gözünün önünden geçti bir bir. Sonra toparlanıp Erinç Bey’e döndü:
-Erinç Bey, söylediklerinizin bir şaka olduğunu düşünüyorum. Nasıl olur? Hiç tanımadığım bir insan benimle evlenmek istiyor. Hayır, bu bir şaka olmalı. Dedi. Erinç Bey yüzündeki tebessümü bırakıp ciddileşerek:
-Asla. Böyle bir konuda asla şaka yapmayacağımı öğrenmiş olduğunuzu sanıyordum. Hülya Hanım. Evlilik bu. Hiç şakaya gelir mi bu konu? Lütfen iyice bir düşünün. Kararınız olumlu olursa bir süre Selim’i tanımak için vakit harcarsınız. Bir sorun ile karşılaşırsanız ki asla tahmin etmiyorum böyle bir şey olacağını, o zaman da vazgeçersiniz. Karar sizindir Hülya Hanım. Konuşmamız bitmiştir. İşim başımdan aşkın. Dedi.
Hülya, Selim ofise geldiğinde çok fazla konuşmadı. Onun niyetini bildiğinden fazla ilgilenmiyormuş gibi gösterdi kendini. Selim morali bozuk bir şekilde erinç Bey’in odasına geçti.
Selim günlerce Hülya’nın ofisine geldi. Israrcı davranmıyor fakat sürekli kendisinden, hayatından ve planlarından bahsediyor, bir şekilde Hülya’nın kendisini tanımasını sağlıyordu. Bu süreç tam bir ay boyunca böyle devam etti. Hülya artık yavaş yavaş ısınmıştı Selim’e. O çok kibar, çok sevecen ve çok mütevazı bir erkekti. Her konuşmasına çok dikkat ediyor, Hülya’yı incitmemek için büyük bir çaba sarf ediyordu. Sonunda Hülya dayanamadı ve Selim ile dışarıda görüşme teklifini kabul etti.
İki aylık bir tanıma sürecinin ardından Hülya ve Selim nişanlanma kararı aldılar. Aileler İzmir’de bir araya gelerek, Hülya’ların evinde nişan yüzüklerini taktılar. İki genç, güzel bir hayatın ilk basamaklarını çıkmıştı.
Yaklaşık altı ay kadar sonra da düğün kararı alındı. Selim güzel bir muhitten ev alarak Hülya ile birlikte evi dekore ettirdiler. Düğün hazırlıkları tamamlanır tamamlanmaz ikisi de mutlu bir şekilde düğün gününü beklemeye başladılar. Evlenmelerine tam bir hafta kalmıştı. Hülya ofisteki işinden ayrılacağı günün öncesinde son hazırlıklarını yapıyordu ki içeriye Tuna’nın girmesiyle beyni allak bullak oldu. Bir süre elinde kitaplar, öylece kalakaldı. Sonra kendini toparlayıp:
-Senin ne işin var burada? Dedi. Tuna başını öne eğdi ve:
-Kusura bakma Hülya. Böyle habersiz geldim. Ama çok önemli bir şey var. Bunu bilmeni istedim. Duyduğuma göre evleniyormuşsun. Çok sevindim. Ama sana söyleyeceklerimi dinlemeden gitmeyeceğim buradan. Hülya. Geçen yıl yanımda gördüğün evet, o benim eşimdi. O zamanlar ondan boşanmayı düşünmüyordum. Ta ki beni aldattığını öğrenene dek. Evet o kadın beni ve çocuğumu hiçe sayarak başka bir insana gitti. İnan ki seninle gerçekten mutlu olabilirdik. Ve benim kahrolası korkaklığım yüzünden bunu başaramadık. Lütfen Hülya. Sen de kalbinin sesine kulak ver. Ben çok düşündüm. Seni hala unutamadım. Unutamıyorum da. Bir yıl boyunca hep seni düşündüm. Lütfen Hülya, bize son bir şans daha ver. Biz bunu hak etmiştik. Dedi. Hülya duydukları karşısında çılgına dönmüştü:
-Git buradan Tuna. Git yoksa güvenliği çağırmak zorunda kalacağım. Ne demek bir şans daha! Hiç utanmıyorsun değil mi? Sen bu şansı bir yıl önce adice yitirdin. Şimdi burayı ter et. Senin yüzünü görmek istemiyorum bir daha! Asla gelme bana bir daha! Gözümde daha fazla küçülme. Daha da alçaltma kendini Tuna! Dedi ve ağlayarak diğer odaya geçti.
Hülya ve Selim evlenmişlerdi. Artık Hülya için yepyeni bir hayat başlamıştı. Selim’i çok seviyor, adeta bir rüyada yaşadığını düşünüyordu. Rüya olmadığını anladığında da sevinçle eşinin boynuna sarılıyordu. Balayı için yurtdışını tercih etmişlerdi. Mükemmel bir balayından sonra mükemmel eşiyle birlikte hayatlarına devam ettiler. Yaşadığı zor günleri ise aklına hiçbir zaman getirmedi. Tuna, Hülya için nefret edilecek bir insan olarak kaldı. Tuna ise yaptığı yanlışların bedelini, maddi ve manevi olarak kaybettiği güzellikler ile ödedi.






Reyhan Yonat

10 Mayıs 2007 Perşembe

Geçer demiştim değil mi?


Geçer demiştim değil mi? Mutlaka bir gün içimde acıyan, kanayan o müptelası olduğum siyah tutkum, şu koskoca dünyada yüzünü güldürüp, gözlerini aydınlatacak küçük bir limana konar demiştim! Öyle çok hüzün damlaları hâkim olmuştu ki dünyama, adeta kaybolmuştum, sende, aşkta, tutkunun zalim koynunda. Kaybolup gitmiştim öylece, ümitsizliğin ve çaresizliğin yüzleştiği, ihanetin dayanılmaz pençesinde.
Sana da dokundu mu bu aciziyet? Söylesene bana, sende gözyaşlarını toparlamakta zorluk çektin mi? Ama demiştim sana her şeyi zaman halledecek diye söylemiştim sana. Biliyorum ki bu derin sızı çok kısa bir zaman içerisinde kapanacak. Sende unutacaksın maziyi, ben de her şeyi sileceğim kolayca ve kısa bir zamanda.

DUYDUN MU AYRILIK ŞARKISINI
HİSSETTİN Mİ AĞIRLIĞINI YÜREĞİNDE?
BOMBOŞ RÜZGÂRLAR GİBİ
GECENİN ZALİM KARANLIĞINDA
ISSIZ HOYRATLIĞINDA
SAVRULDU MU YÜREĞİN?
YALNIZLIĞIN KÖHNE LİMANLARINDA
BİR AVUÇ HÜSRAN OLUP
DAĞILDI MI UMUTLARIN?
ŞİMDİYE DEK SANA,
HEP KORKUYORUM DEMİŞTİM
KORKUYORUM SENSİZLİKTENHEP SANA BUNU HİSSETTİRMİŞTİM
AMA ARTIK ÇOK DEĞİŞTİM
BULAMAZSIN İSTESENDE BENİ
BULAMAZSIN SANA DELİCE BAĞLI OLAN
O ÜRKEK VE DERİN BENİ.
SEVMEK ÇOK ZOR ARTIK
YÜREĞİMİ AŞKA İNANDIRMAK İMKÂNSIZ
ÇOK ACI ÇEKTİYSEMDE
ARTIK KAHROLDUĞUMU SANMA.
BİTTİ BENDE SEVDA
BİTTİ ARTIK YÜREĞİMDE
MUCİZE VE EFSANE.
ARZU DİYE BİRŞEY YOK!
DÜŞ DİYE BİRŞEY YOK!
UMUTSUZ SANMA BENİ
UMUTLUYUM KENDİMDEN YANA.
FAKAT YİNE DE BİLMEK İSTERSEN
YÜREĞİMDE SENDEN YANA
KALAN HİÇBİR ŞEY
HİÇBİR ŞEY YOK!


Reyhan Yonat